9.12.2014

BEYZA’NIN AYNI’SI


koridordan müzik sesi geliyor

sanırım avludaki  havuzda biri rubab çalıyor

dehlizlerde koşuyorum

yarasalar havalanıyor eteklerimden

rubab sesine uzaklaşıyorum sanki



havuzun altındaki dehlizlerden sular damlıyor

kirpi gördüm

fareler peşimden koşuyor

bir ceylan durakladı sonra fırladı

bir yosuna düştüm dizim kanadı

rubab'a doğru götürülüyorum avluya

beyza'm orda beni bekliyor yetişmeliyim



derken derkenar gördüm yolda bir tavşan

bir kedi değdi bacaklarıma soluk soluğa koşuyorum

avluda rubab çalınıyor ben duyar gibiyim o sesi

izmit pişmaniyesi var cebimde

cebimde çil çil altın oldu tavuk yumurtaları

 

bir rubab çalıyor içimde bu gece

beyza'ya sormuşlar senin rubab'ın nedir

rubab'ım rubaim avluda

rubaim kalbimdeki rubab'im

 

koşmam gerek avluya çıkmam gerek

bir kedi değdi eteklerime

bir kirpi gördüm dehlizde

sonra yumurtalarım çil çil altın oldu dehlizde

 

bir rubab duydum ben gitmem gerek

avluya ulaşmam gerek koşmam gerek

şimdi dumanlı bir dağın ardından bir göle düştüm ben

gölde bir mihrace ve rubab var

gölde hava duru ve rubab sesi uzakta

 

beyza aynasında gördüm kendimi

beyazlara bürünmüş beyza aynaya bakıyor

ben aynada beyza'nın rubab'ını gördüm

rubab'ım kırık ayna'da

 

kırk odalı dehlizde kırıldı rubab'ım

koşmam lazım o avluya

dumanlı bir göl gördüm o dağın ardında

beyza'nın aynı'nı ayna'da gördüm

 

 

 

4.11.2014

Sallanan Yeşil Kolonya Şişesi

Evin içinde, odalarda, avluda, kapı önünde endişeli bekleyiş sürüyor ancak çocuklara belli edilmemeye çalışılıyordu. Karşı komşuların sarmaşıkların ardından parıldayan pencerelerinden içerde durumun şimdilik sakin olduğu izlenimi uyanıyordu. Avlularda, evin iç bölümlerinde fazlaca dolaşmamıza izin verilmiyor, gerektiğinde büyükler giriş bölümüne gelip bizlere hiçbir şey olmamış gibi davranmayı tercih ediyorlardı. İçeride, çok içerilerde, hatta evin diğer bölmelerinden geçilen diğer yapılarında, özenle korunan kıymetli yerlerde yabancı adamların olduğunu ve bunların şimdiye kadar görmediğimiz türden silahlara sahip olduğunu sezmiştik.

Büyük büyük büyükanne hacdan beri giydiği parlak yeşil, boynu kolları açık, kolyeli elbisesiyle antreye kadar gelmiş çocuklara yeşil sallanan oymalı cam şişeden yeşil kolonya ikram ediyor, ya da eder gibi yapıyordu. Zira biz çocuklarının gözü şişenin sallanmasından başka bir şey görmüyor, her defasından kolonya üzerindeki sararmış etiketteki yabancı dildeki yazılara odaklanıyorduk. Büyükanne evin en eskisi idi ve ağarmış saçları her zamanki gibi yapılı ve rujlu bir tebessüm taşıyordu. Saçlarımız okşanırken gözümüz bir zamanlar cirit attığımız evin iç koridorlarına ve oradan çıkılan avlulara, diğer bölmelere takılıyor, ancak bir şey görmemiz kibarca engellenmiş oluyordu.

Bizi ev dışına bir yerlere –gezmeye- götürmeye kalkıştıklarında otomobilin penceresinden evin üstüne tırmanan virajlı yoldan vaziyetin bütününü görme umuduyla meraklı bakışlar atıyorduk; sanki komşuların çürük, göçük damlarında üzerleri beyaz alçı sıvayla kaplanan ve alüminyum folyo kaplı küçük pencereleri olan ve daha önce hiç görmediğimiz bir takım havalandırma borularının inşa edildiğini fark eder gibi olduk. İçeride bir yeniden yapılandırma gayreti ve telâşesi var gibi görünmekle birlikte her şey sakin, bacalar hafif dumanlı tütmeye devam etmekteydi. Otomobil yolda kıvrılıp tepeye doğru çıktı ve ev gözden kayboldu.

Rampalı yoldan hızla bizden daha büyükçe bir çocuğun kaykayıyla yoldan geçtiğini görüp şehirde, yollarda her şeyin düzgün gittiğine dair bir rahatlama hissine kapıldık. Çocuk kaslı bacaklarıyla kaykayının üzerine abanmış bir şekilde her zamanki gibi bize sadece bir göz atmakla yetinerek hızla geçip gitti. Şimdi şehrin daha kalabalık ve işlek yerlerini uzaktan görebileceğimiz üst yollardan gidiyor ve bir yandan da ufukta masmavi denizi görüyorduk.

Aşağıda otobüs durakları, pazar yerleri, belli belirsiz her zamanki kalabalık, işleyen bir trafik görülmekle birlikte karşıki tepelerde sıraya uzanan ve eski devrilerden kalan yarı yıkık han biçimindeki hurdacı dükkânlarında bir değişiklik gözlemleniyordu. Bu tepeler beyaz bir kireç boyayla sanki bir gecede üstün körü boyanmış ve ne olduğunu kestiremediğimiz yeni bir faaliyet alanı haline gelmişti. Şehir eskisi gibi görülmekle birlikte farklı bir faaliyet içinde gibiydi; tepelere ise kimlerin yerleştiğini, neden bir örnek üniforma giydiklerini kestiremiyorduk. Düşmanca bir görünüm sergilememekle birlikte, tepelere yeni yerleşenlerin bu şehirden olmadıkları, hızlıca derme çatma bir şekilde oralara yuvalandıkları ya da yerleştirildikleri izlenimi uyanıyordu. Şehirde ise faaliyet az çok normal bir şekilde sürer gibiydi.

Bizi taşıyan büyüğümüz, emektar ağabey otomobili durdurup yürümemiz gerektiğini söylediğinde; bu kez merdivenlerden rampayı tırmanmaya devam etmemiz gerektiğini anladık. Karşı tepeleri görmeye devam eden bu yine beyaz badanalı beton korkulukları olan şarampolü tırmanırken bir yandan da şehrin giderek çukurda kalan işlek yerlerine göz atmaya çalışıyorduk. Etrafımızda sanki bizim gibi birkaç gezgin de bu yüksek merdivenleri tırmanmaya çalışırken birden misket türküsü duymaya başladık; nerden geldiği belli olmayan misketler beton merdivenlere vınlayarak çarpıp sekiyor ve bu da bizde daha hızlı tırmanma ve kaçma hissi uyandırıyordu. Misket türküsüyle seke seke yaptığımız bu tırmanışın hızı bir süre sonra azalan misket vınlamalarıyla azaldı ve durma noktasına geldi: Nefes nefese kalmıştık. Misketlerin karşı tepelerden geldiği izlenimine kapıldık, ancak oralar da artık görünmez hale gelmişti. Acaba bizi arkamızdan kovalıyor olabilirler miydi?

Nispeten korunaklı bahçesi koyu servi ağaçlarıyla kaplı olan diğer malikânemize gelmiştik; ama benim buraya ilişkin bir anım yoktu, ilk kez geliyor gibiydik. Ya da buraya gelmek için şehrin işlek olmayan tepe yollarında bir tam tur yaparak evimizin girilmesine müsaade edilmeyen diğer bölmesine gelmiştik: Burayı yine de hatırlamıyordum, ya da tamamen bambaşka bir yere dönüşmüştü. Kapıdan rahatça girdik, bizi babam karşıladı ama içerisini hala hatırlayamıyordum.

Sık sarmaşıklarla kaplı koridor biçiminde uzanan bahçedeki mermer havuzlarda üzerlerinde daha önce görmediğimiz üniformalar olan, sakalları uzamış, bitkin görünüşte bir takım asker veya milisler yatar vaziyette sakin gözlerle bizim geçişimizi izliyorlardı. Demek ki evin girilmemize müsaade edilmeyen kısımları ya bir revire çevrilmiş ya da işgal altındaydı. Bu mazlum bakışlar ardında ne gizliyordu, evin diğer tarafları neredeydi? Aklımda hala biraz önce terk ettiğimiz evim ve büyük büyük büyükannemin sallanan yeşil kolonya şişesi vardı. Peki o neredeydi? Ne gibi bir tehlike altıdaydık, neydi bu gizlilik ve telâşe?

Sonunda sanki yine aynı yere varmak için yapılan bu tuhaf yolculuğun hedefine varmak ve belki de sorularıma bir cevap bulmak için babam beni bahçenin kuytu bir köşesine götürdü. Babam sanki bir mezarı açar gibiydi. Burada bir mezar olduğunu bilmiyordum; kaldı ki bu bir mezara da benzemiyordu. Bahçedeki bir ağacın gölgesinde duran, gömülü falan da olmayan kocaman baklava biçiminde bir sepetti bu. İçinden ondan çok daha küçük bir sepet kutu, onun içinden de bir takım rutubetten rulo haline gelmiş kıvrık fotoğraflar çıkarttı: “Deden aslında ölmedi” dedi.

Aynı sallanan yeşil kolonya şişesinin üzerindeki yabancı yazıları hiçbir zaman okuma fırsatımız olmadığı gibi, üzerlerinde bir takım yazılar olan bu fotoğrafları da tam görme fırsatımız olmadı. Bunun şimdi şehrimizde ve evimizde hüküm süren bu düzensizlik ve telâşe ile ne ilgisi olabilirdi?

Babamın verdiği bir cevap olmayan cevapta gizli olabilecek bir hakikat ise tüylerimi ürpertiyordu. Dedemin öldüğünü gayet iyi biliyorduk. Gömülmeyen, yaşayan bir ruhun evimizde ve şehrimizde olanlardan sorumlu olması beni birden ürpertti. Evdeki matem ve gizlilik havasından birinin ölmüş olabileceği hissine kapıldım. Birden eve doğru seğirtmek ve benden saklanan şeyin ne olduğunu öğrenmek istedim. Ancak yerimde tam bir tur attığım halde, olduğum yerden kımıldayamadım. Ben ölmüştüm.
2 Kasım 2014

1.11.2014

Oysa bu yapraklar seni iyileştirmişe benziyor...



(Yusuf Uğur Uğurel’in Oysa Bu Yapraklar Beni İyileştirmeyecek adlı şiir kitabı üzerine notlar. Yasakmeyve, 2014)

Ah biz'den bu kadar da çok muymuş?
Bir'den çok'u çıkarsalar elde ancak bu kadarı kalırdı dedirten bir kitap (kitabe) olmuş,
eline sağlık.
Levha yazarı olmuşsun dört elle sarılmışsın.

*
"Ele alırım, ele alınırım, ele gelen şeylerle oyalanırım /
Eşyalara gözler atfederim" -s.13 (ilk şiir)
"Keşke ilk kurduğum cümlenin içine gömselerdi beni de" (son dize)

*

"Ve ben takriben var'dım
Varolmayanlar arasında bir tesadüftüm" -s.42

*

"Ölümsüz bir tanıdığım var
Doğuda, çok doğuda
İlk anlamını yitirecek kadar..." -s.73
(Hegel'le beraber altına imzamı -contresigner- atacağım bir dize olmuş)

*
"Ve varsa bir dil Tanrı'nın intikamıdır olsa olsa
Kendine gel! Sana yeni bir dil vereceğim" -s.68
(iktidarıdır'ı intikamıdır diye tashih -sous rature- ederdim)

*

Redaktör Talih Bey!
-Öyle konuşmayacasın, böyle konuşacaksın!" -s.173

*

"Ve mezar açılırsa gök kapanır" -s.74

*

"Mutlak olan benim
İle ilikliyim" -s.75

*

"Hiçbir tesadüf tesadüfi değildir" -s.77

*

"kağıda düşen her şey yerinden edilmiştir ve işte
tüm bunlar bundan sonra sonsuza dek
yer değiştirecek; huzursuzca" -s.80
(çok doğru metonymie tanımı olmuş)

*

"yazarken yazılan olma / avcıyken av olma

antların ... zan altında kalması

köşeye sıkıştırılması

kafa sesinde tekrarlanması

cehaletin zerresine kadar erişememesi

tanrının onu kandırabileceği ihtimali

yazıyla sınanması

hiçbir şey anlamaması" -s.82-83
(çok doğru)

*

"sana zehir olsun bu mürekkep" -s.87

*

"Sonunda, bana, bunu da yaptınız." (Oğuz Atay, s. 97)

*

"Devlet beni bir kişi sanıyor" -s. 100
(evet, maalesef)

*

Ölüm tekrarlanmadığı için sadece anlamlandırandır" -s.106
("signifiant vide, pur signe, irréitérable" diyesim geliyor)

*

"Şiirle biz ancak Tanrı'yı biliriz" (Ceyhun Tuna, s.114)
(Spinoza'ya göre bu kaçıncı tür bilgi oluyordu?)

*

"Bensiz bir Tanrı düşünemiyorum" (T.Uyar mıydı? -s.117)

*

"Şu taşın dili olsa, konuşmazdı" -s.121
"önce ağzından kurtulmalısın" -s.144

*

"babam Tanrı olduğunda" -s.124

*

"en çok geçmişi sil tuşunu seviyorum" -s.126

*

"özdeşliği, onu temsil etmek için terk ederiz" (Novalis, s.132)

*

"Kendimden sıkıldım" -s.133

*

"alt alta yazmak bana iyi gelecek /
Öldü demenin ne çok yolu varmış ah!" -s.137
(evet Aristo'nun "varlık bir çok şekilde söylenebilir"
önermesi gibi)

*

Ölüm ağızlı bir kelime bana şahit oluyor
oyalanıyor benimle" -s.143
(evet, konuşturur)

*

"Bu hikayenin anlatacak hiçbir tarafı yok" .s166
(Gılgamış'tan beri söylenmiş en özlü söz)

*

"Birinde tesadüfen vicdan inşa etmek...
Böyle bir işlevi olabilir mi tüm bu yazılanların? .s.171
(MEB müfredat kitaplarına girmeye aday cümle)

*

"Daha fazla yazsaydım delirecektim" -s.174
(Flaubert'i mi tersine çeviriyor bu dize?)

*

"Levhalar yazarıyım ben" -s.179
(2 defa tekrarlanması 2 adet antlaşma metni
baştaki "Yaz" ile sondaki "Duy"a gönderme yapar gibi...
Mesleğinin reklamcılık olması dışında tabii..)

*

"Nasıl anlatırım içimdeki boş levhayı size.." -s.180
(Hoş geldin: kitabe, sunak -sormuşsun Uyar'a-)
"Bir kitabı, kitabeye çevirmek zorunda olmak! -s. 187

*

Bence iyi çevirmişsin, eline sağlık...
"...haykırmaktan başka? -s.180

*

Haykırmadan yapmışsın:
"felsefeye daha yakın yerlerde dolaşarak" .s.186
"Ancak bu oyunun içine sığdırdığım bir ontoloji olduğunu da yadsıyamam" -s.178

*

"Oldu, o halde, başkasının fiili. Biz kalanların ağzında, başkasının fiili. Sonu." (M.B. -s.190)
(Teşekkürler bu onto-mimetolojik paslaşma için.
Ama ben bu metni ve özellikle de diğer s. 47'dekini yayımladığımı sanmıyorum.
Sence yayımlanma zamanları geldi mi?
Ya da bu "bekleme" uğurlu mu uğursuz mu oldu?)

*

"Yaklaşık 7 yıldır yazdığım bu kitabın..." -s.191
"Yedi yıl uğursuzluktan SONRA
aynasını kırdı o" (F.Ponge, s.120)

*

Gövde-metin ile alt metinler typographique olarak da haberleşiyor...
Belki de senden habersizce...


18.01.2014

La Lettre (Psaume)

La lettre (Psaume)

C’est par la lettre (loi) que
le mal a fait son entrée au monde,
disait Saint-Paul.
C’est par la chair qui va en sortir,
Je vous ai dit, mes amis.
Mais la chair ne nous sauve plus,
C’est en la chair de l’autre que
Nous avons cherché le salut ô Toi
Jusqu’à maintenant.

La lettre nous tue,
La chair aussi.
Où est le salut?

J’ai habillé la lettre,
Mais la lettre m’a tué.
C’est en la chair de l’autre que
Je me suis enfanté.

La lettre a fait plusieurs entrées au monde,
Chaque fois nous en sommes morts.
Et chaque fois, c’est la chair qui
Nous a ré-enfanté.

De chaque rare chose
Nous fûmes morts.
De chaque rare chose
Nous sommes de nouveau
Nés.

C’est la lettre à dérober
De nos enfants.
La lettre que nous fûmes.
La lettre que nous avons
Tué, dans nos chairs.

C’est là la lettre à dérober,
De nous-même.
Où nous sommes égarés.

Ô cette litanie des mots,
Interminable, même
Dans sa stade terminale.


Le 18 Janvier 2013

27.10.2013

Dyade et la Ville

J’ai vu une ville dont le principe à trouver -ou à retrouver comme s’il était déjà établi et ensuite perdu ou oublié- Dans laquelle je me croyais vive jusqu’alors Comme en faisant partie sans en étant une, Alors qu’elle se composait si bien avec moi à mon insu: Moi étant deux fois exclut de son unité apparente, Comme une dyade indéterminée. J’ai bien dit “j’ai vu une ville” (dire et voir ne sont pas du même ordre) Comme si je parlais d’une ville quelconque Qu’on visite, alors que je la quittais notoirement, Précipitemment et passagèrement. Ceci étant, la ville que je quittais s’est révélée à moi Dans ses principes supposés composant son unité encore supposée. La révélation n’étant rien d’autre qu’elle manquait de principe Et d’unité. Et ceci ne m’est révélé qu’en la quittant. Car il me fût difficile de la quitter, N’ayant ni centre ni le parois, Alors que je me croyais vivre dans son centre: Quelle illusion notoire, Qu’elle me faisait cette ville, Qui ne mérite même pas indicateur “cette” Manqant toute objectivation. C’est alors qu’il m’est révélé l’horreur de l’impossibilité De quitter la ville. La ville que je croyais habiter, Alors qu’elle m’habitais notoirement… Submergé (que j’étais) dans son immanence quasi-transcendantale… J’ai dû la quitter précipitemment, Dans l’impossibilité de la quitter Normalement, en franchissant un seuil D’un pas franc. Car elle manquait immanquablement ce seuil: le seuil. Absence de seuil ou de limite rend impossible chaque objet de connaissance (dit-on). Mais la ville où j’habitais ne relève pas de l’ordre de l’objet. Manquant elle-même toute objectivation, Elle nous distribuait chaque chose comme objet: C’était ça la révélation et l’horreur! Une mère nourricière hostile!... J’ai bien fait de la quitter alors, Sans pouvoir la faire pourtant véritablement. Je l’ai quitter d’un saut (le vol et le survole), pour une autre ville, Qui, elle, avait un principe, un centre et ses parages Bien determinés, Qu’on pouvait bien objectiviser, Alors qu’on se promène dans son immanence. Par contraste que j’ai eu alors une deuxième révélation Qui complète et achève la première: C’est que je manqais la ville où j’habitais: Quasiment j’en étais orphélin, (que je n’avais pas de ville) Si bien qu’elle n’était point ni avare ni particulièrement hostile (İnhabitable): j’y étais né dans sa profonde inhabitation… C’est qu’elle m’écorchait vif qu’elle m’abrîtait Ou qu’elle m’avait enfanté comme progéniture impossible Ne faisant pas partie d’elle, Doublement exclut comme sa dyade impossible… Elle nous offrait quasiment la transcendance Dans sa ridicule (fragile) immanence… Nombre nombrant! Dans la ville, j’avais des principes et de l’orientation, En sortant, et à la rencontre de ceux de l’autre, Je n’en avais plus. Sauriez-vous si c’est passagèrement? Ou par donation?

25.08.2013

Je viens de Lalange mon ange


Je viens de Lalange mon ange
Le pays de plus beaux réveillés
J'étais aux commis de tes mélanges

Je viens de Khandahar mon ange
Dans une nuit d'Afghan
J'étais subitement soulevé de tes franges

Je viens de Khasmer mon ange
Tout habillé de blanches de Népal,
Purifié de plus beaux sangs...

Ou j'étais à Lahor ou j'étais à Belh
Du jour au lendemain,
Emporté de tes vents mon ange

Je viens de lointaines contrées
Où tous les signes étaient effacés
Loin de tes yeux d'ange...

A Kabil, je t'ai croisé trois fois
Dans la journée, tu m'a fait signe d'ange
Et je n'ai pas dormis trois jours de suite

J'étais à mendier, avec les Bachi-bozouks
Sur les cheavaux, dans les jeux interdits
J'étais assis hébété dans les bachas-bazi

Mon ange, entouré de fumés, des esprits
J'étais avec mon nargilé, toujours à tes geuts

Alors que tous le monde chantaient
Sournoisement dancaient, mon ange
Que j'ai entendu sur toi de médires

Et pour te sauver que je me suis mis aux armes
Et pour te protéger que je me suis endormis
Dans tes franges, mon ange

24.08.2013

Cahiers IV


-“L’art ne périt plus avec son inventeur”, proclamait J.-J.Rousseau pour pointer le moment crucial et de son oeuvre et de l’histoire de l’oeuvrement en général. Mais quel était ce moment crucial qui fait qu’il y ait un avant et un après: un moment qui ne se quitte plus avec un “plus”. Un moment qui ne fait qu’un avec son inventeur. Un “plus value”? Un “plus que parfait” de perfectionnement qui pointe de doigt le périssement de son auteur…




-Quel rapport y a-t-il donc entre le mouvement d’intériorisation (Errinnerung, souvenir, mémoire vivante, active, séléctive, etc.) et la mémoire confié au tiers (symbolisation, ou pré-symbolisation au sens de sum-bolein)? Confiée au Zeug (dans lequel on ne sait point si elle est gardée –comme une femme- , effacée ou surmontée)…



-Et que veut dire “manger” le symbole? L’incorporer; l’introjecter?

L’activer ou le tuer?

L’appel (premier appel) comme le Rappel…



-Et si la faculté de penser (reflexion) trahissait dans chacune de ses fléxions (ce sont aussi sa manière ou son mouvement de “esquiver”) le sentiment de compassion (pitié, chère à Rousseau) dont elle est l’issue.

-A la reflexion, une pensée qui ne se commémore plus, à quoi ressemblerait, à notre courte vue?



-Hafîz (Omer Hayam dans sa Shiraz), disait “Aşk bir insanı kendi isteğiyle köleleştirmektir” ou bien simplement “aşkla köleleştirmek”… Esclavager avec amour, slavery with love… Biz modernler için her bir kelimesi sorunlu ve her bir kelimesini öldürüp, içini boşalttığımız ya da saptırdığımız için, bu ağır tarihin yükü altında anlaşılması imkansız hale gelen ifadeler bunlar. Kölelikten de kurtulduk, aşktan da… İkisinin de tarihleri varsa eğer, yazılamaz veya okunaksız hale geldi. Korkutucu iki kelime…

-Aşk, philia mı eros mu, hristiyan ‘aşk’ı mı? Tartışma bitmez. Ama yadsınamaz gerçek şudur ki, “aşk” bize şimdi inanılması güç gelen bir emekle Pavlus ve Mevlana tarafından ilmek ilmek örülmüş, önce bir idea, sonra bir kavramlar örgüsü ve bir hayat pratiği, pragma idi. Biz “inanılması güç gelen”den kurtulurken bu “pragma”dan da kurtulduk.



-Ancak şöyle bir “pratik” (pragma) devam edegeldi: “köleleştirmek”… Aşksız köleliğin korkunç yüzü –ve- tutkunun köleleştirici gücü olmayan boş bir kelime olarak “aşık olmak”.

-Bir şeyler öldükten sonra bir pratiğin devam edegelmesi, olabilecek en kötü haber…

-Size “iyi haber”le geliyorum, dostlarım. Bonne Nouvelle. Kurtarıcı Nouvelle Ere, new age, etc.

-Alın ve sembolü, ölmüş ne varsa onun adına, yiyin…

-Zeug/e de sembolleşen bütün kölelik takımlarınızı da beraberinde götürün ki aşk gene mucidiyle (maşuk’unda) ölsün.

-O halde aşk, maşukunu icad ederdi, diyelim. (Bir zamanlar)

Her idenin noema’sını icad edişidir bu.

-Her düşünce kendi düşünce çekirdeğini bulmak, icat etmek ve ona dönmek için düşünür.

O halde aşk düşünmektir, ve düşüncesinin kölesi olmaktır (düşüncesi üzerine düşünmektir, yani noema’sı, maşuku veya Zeug’ü.

-zeugen: aşk şahit olmaktır, aşk şehadettir ve kimse aşkın şehadetine şahitlik edemez. Maşuk’tan başka…

-Demek ki aşk kendi şehadeti üzerine düşünmektir.



-(“Un hégélianisme sans résèrve” de l’amour: forcement liberation, forcement auto-esclavage de l’auto-hétéronomie…)

21.08.2013

Cahiers -III

La religion (s'il ne s'agissait pas d'une simple culte qui ne vise que se faire réunir: re-ligio / se rassembler) sépare aussi en s'absolutisant (l'individu) du fait même qu'il est posé devant l'Absolu -seul et le destinataire de l'appel- (C'EST L'ESSENCE MECONNUE DU MONOTHEISME) dans lequel "(que) chacun s'éprouve lui-même!" Seul (homme) devant le Seul. Esseulement, devenir proie * Mais il y a d'autres choses -plus compliqués et simples- "La Religion des Fleures-et-des-Animaux"... Hindes

16.08.2013

Cahiers II

Kalâm:




Il faut passer la réligion (et la foi) par l’instance de la lettre, je dirais par l’épreuve de la lettre –l’instance supérieure-



L’instance (d’ailleurs) irréductible de la lettre, mais souvent oubliée, barrée, effacée (erasure a toujours quelque chose à voir avec l’erreur: erreur capital de toute pêché capitale…)



Donc, “au nom de calame qui s’écrit” (yazan kaleme and olsun ki…): [Kalem / kelâm]



Et cela, sans calamité!...



[Ohé! Embrassés par les embrasements!...]



Et qui a peur de l’écriture?



Guerre à la guerre!



He WAR (d’où –où- tout a commencé)


*


Machine à Prier:



Entre la foi et le savoir, “il y a” le technè (ou l’artefact, la machine) de prière: L’instance ou le dispositif reflexif s’agençant sur un Tier.



Prendre témoin quelqu’un: Personne n’est témoigne du témoin…



[“Nul ne témoigne pour le témoin” –Paul Celan]



-L’homme devant la machine (d’une espèce supérieur): l’internet.

Oedipe devant le Sphynx!



*



-La différence entre noema et noesis, renvoi-elle à la différence entre le Koran et Levh-i Mahfuz?



-Kadir Gecesi: Laylat al-kadar. La Nuit de l’Envoi (Mars 610, 26-27 Ramadan)



-Changement de direction de la prière (Salât): De Jérusalem à Mecque (Avril 624, Hicr 2)



-Haram (Mescid-ul Haram): Sacré, Sacer.



*

Nahl (Sourat 16): Abeille:



“Quand nous changeons un Signe par un Signe, Allah sait ce qu’il fait descendre, mais ils disent ‘le voici, tu inventes!’ (16: 101), “Il l’a appris d’un être charnel” (16: 103)



*

Aufhebung ou Ré-écriture?



Retour de l’identique? Ou mouvement de rassemblement dans la différenciation?



Kadının sünneti yok (oldu)

Kadının sünneti erkek (oldu)



*

Le premier homosapiens date de 150 000 ans.



*



“İbrahim Toplumu” (Ece Ayhan): Abrahamisch Gemeinschaft!

Ve onun ‘faiz-riba’ dışı (yastık altı) döviz stoğu!...



*



Kureyş dili (dini):



Arap yarımadasında dağınık yaşayan kabilelerin, -artık- Piramit veya Babil kulesi inşaatında değil, ama 3. Kitap’la birleştirilmesi. Aufhebung ou Ré-écriture?

15.08.2013

Dolanma Türküsü (Bursa Şiiri)


Dolanma Türküsü

İstanbul'un her yeri deniz,

Ama deniz hiçbir yerde

Görünmez surlarla çevrili

Bir Bizans'a hapsolmuş gibi

Sarayın avlusunda dolanan bir halk,



Lakin ara sıra kayalıklarda ihlâl!



Bursa uyur bir kolu ovada bir kolu dağda,

Yaprakları yeşerir, terler uykusunda

Çatlak dudaklar, unutulmuş odalar

Uyuyan çocuklar, tıkırtılar…



Bayram olsa, bulutlar dağılsa

Çocuklar coşsa yemişler açsa…

Deniz yürüse, Bursa’ya varsa

İstanbul uyansa kendi efkarında…



Bursa’da odalar damlar

Odalarda uyur çocuklar

Hanlar içinde hamamlar

Hani neden şu gâmlar tasalar…



Uykum yok ne İstanbul’da ne Bursa’da

Yar yok diyar yok ne gam ne tasa

Bu kurna mermer karnı ince oya

Kah damda kah nigâr kapıda…



Gel diyar gel diyar anlat bana

Dün Manisa’da bugün Uşak’ta

Kütahya’da duman altında

Aydın’a varmam diyor…



Dün Bursa’da bugün Uşak’ta

Manisa’da Zonguldak’ta

Hani Bolu dağlarında

Yeşilinde Bilecik’te...



İstanbul'un her yeri deniz,

Ama deniz hiçbir yerde

Görünmez surlarla çevrili

Bir Bizans'a hapsolmuş gibi

Sarayın avlusunda dolanan bir halk



Lakin ara sıra kayalıklarda ihlâl!



Dolanma, dolanma,

Gel kapıma

Burası Konya burası Yozgat

Burası Çorum burası Sivas…



Dolanma, dolanma

Burası Mardin burası Antep

Gel kapıma

Burası Kars burası Digor

Gel kapıma…



Dolanma…

    * Bursa'da Ramazan Bayramı vesilesiyle

Cahiers (2003-2005)

Lui=Loi


Absolue équation et sa dissolution… Mais lui fait encore loi; c’est qu’il fasse loi qu’il est Lui. Sans lui, avec lui…



Pro-voquer, c’est (déjà) in-voquer, con-voquer…



“La science sans conscience (savoir sans savoir) n’est que la ruine de l’âme” (que reste-il? –après…)



[Mon idée de laicité, c’est d’essayer de penser et d’agir non sans dieu, mais with-out dieu; non sans l’ignorer simplement –par ailleurs on n’en produirait aucune connaissance tangible sauf peut-être un ‘gnosis’ intangible, elliptique- mais sans faire l’intervenir dans une immédiatité ou dans une présence illusoire. La laicité requiert une conception ex-statique de la catégorie de la présence. Inter-venir…]



“Il faut faire avec…”

Agir et faire avec, bien que ‘être avec’, ‘agir avec’ et ‘faire avec’, ce ne sont pas du même ordre, et pourtant inséparables… Pour faire avec, il faut être encore avec, non pas sans agir avec, mais agir autrement.



Etre ensemble, agir ensemble (non pas toujours dans le même sens –directions disjonctives-).



Soit on est trop satisfait (on se plaît trop dans la complaissance) soit on se complaît trop dans la peine (autant dans nos peines que dans celles des autres, celles des lointaines, celles de Lui). Si la peine est trop présente, trop intime, trop aigue, on n’a même pas un instant pour soupirer, pour s’inspirer –près de s’expirer-



Priez alors là, si l’on vit encore dans l’ombre de la mort... On ne peine que pour cela qui ne vaux pas de peine.



7.08.2013

"Are Turks natural born tweeters?"

5, 2013 10:30 PM


Tweeting Is Big in Turkish Town, but Not the Kind Done on Twitter

Still, Whistlers Fear Their Trilled Language Can't Keep Up With Tuneless Texts

'Bird Language' or Kus Dili, is a centuries-old whistled dialect used to communicate across hillsides in the village of Kuskoy, Turkey. Will it survive the digital age? WSJ's Joe Parkinson reports.

By

• Joe Parkinson

KUSKOY, Turkey—Many people aren't connected to the Internet in this remote hilltop village. But tweeting is a very big deal.

Residents here have for centuries communicated with one another using a series of elaborately trilled whistles known as "bird language."

Living on the fertile slopes above Turkey's Black Sea coast, they have honed an earsplitting warble that can reverberate for nearly a mile.

Kuskoy literally translates as "bird village," and locals say their ancestors first developed the tuneful tradition around 500 years ago. The language is essentially a whistled dialect of Turkish, with each syllable rendered in one of about 20 sounds.

The trilled "speech" springs from a cacophony of complex techniques combining tongue, teeth and fingers and really does resemble bird song.

Neighbors lean over the fence to tweet greetings, instructions for harvesting hazelnuts or to invite one another over for a cup of locally plucked tea.

"Come over here for a cup!" Servet Kugu trills to his neighbor, as he stands in a valley bracketed by sheer hillsides. "Give me 10 minutes. I'll be there," Hakan Eroglu, some 400 yards away, whistles back.

Local officials insist their traditional tweeting can survive in a digital age, and it remains almost heresy to speak ill of whistling here.

But the high-pitched tradition is under threat.

While decades of slow modernization helped preserve the language, many locals have in recent years swapped whistling for cellphones.

A rising tide of the village's youngsters are drawn from Kuskoy's tuneful hills to the bright lights of Turkey's booming cities.

"We love this tradition, but these days, the children never let go of their phones," said Ramazan Calik, a 35-year-old tea farmer who moved from Kuskoy to the nearby city of Rize with his five children, none of whom can whistle bird language proficiently. "I want my children to learn, but it's hard when they don't have the same use for it as we did years ago."

The man spearheading efforts to repopularize Kuskoy's high-pitched tradition is Şeref Kocek, head of Kuskoy's Bird Language Association and organizer of the village's annual bird-whistling festival.

The sharp-suited Mr. Kocek, a Kuskoy native and self-proclaimed "amateur" whistler, says he wants to showcase the village as a "world whistling capital" to boost tourism and funnel more money into the region. Since he took the helm of the whistling association five years ago, he has expanded the annual festival; Starting in September, two of the village's top whistlers will be paid a state salary to teach what will become the world's first publicly funded whistling classes in Kuskoy, Mr. Kocek said.

"Our purpose is to promote bird language in our country and across the world," Mr. Kocek said on the sidelines of this year's festival in July as he rushed to coordinate local officials, musicians and whistlers. "We know that the world is talking about the new kind of tweeting, but we want to show the world our more traditional tweeting, too."

Mr. Kocek says he been successful in doubling the number of festival visitors to 5,000, but his whistling evangelism faces serious headwinds.

At this year's bird-language festival, attendees who jammed into Kuskoy appeared far less interested in whistling than dancing to local folk music or shopping at pop-up stalls selling goods that included kebab skewers and power tools.

The annual whistling championship, where competitors relay instructions across a valley before a panel of judges, featured only eight competitors and lasted around 15 minutes. It was watched attentively by a group of Turkish journalists but largely ignored by festival visitors.

This year's champion, Esma Kodalak, has won the title for two of the past four tournaments and confesses that even her son, Emre, hasn't learned to whistle because he prefers to use a cellphone.

"Technology can be a killer of the arts and this case is no different," said Mahmut Salcan, an official from Turkey's Culture Ministry, who attended the festival with a troupe of folk dancers from Azerbaijan. Old-school tweeting, he said, "is unlikely to survive for too long."

Kuskoy isn't the only place where whistled languages have thrived then declined: There are a handful of other villages in similarly remote regions of Mexico, Greece and Spain where treacherous ground and sparse population made travel difficult even over short distances. Warbling has waned in those areas, too.

But Kuskoy believes it boasts the largest concentration of whistlers on the planet and is best placed to guard the tradition against the encroachment of modern technology.

"Whistling is in people's genes here; the best whistlers are artists and everyone knows them. Technology won't wipe that away," said Riza Kuyu, a 56-year-old hazelnut farmer who describes his own whistling as "decent, but way below competition standard."

Kuskoy's top whistlers may make bird language look easy, but it is a far cry from pursing your lips to accompany your favorite pop song.

Each whistler has his or her own style, but three techniques are particularly popular, explained Ibrahim Kodalak, a veteran whistler chosen to be Turkey's first official whistling teacher when classes begin in the fall.

The first, popular with purists, sees the whistler invert, then contort, the tongue against the back of the teeth. Another sees two pinkies pressed against the tongue, for extra shrill. Some whistlers place a hooked index finger inside the cheek—a move helpful for those with false teeth.

"Here, whistling is our mother tongue and we won't allow it to die," said Mr. Kodalak.

-Yeliz Candemir and Gokce Sanlialp contributed to this article.

Write to Joe Parkinson at joe.parkinson@wsj.com  



http://m.europe.wsj.com/articles/a/SB10001424127887323854904578638330635878760?mg=reno64-wsj




3.08.2013

VAKT-İ DİYALEKTİK (Ahmet Haşim'e)


Vakt-i Diyalektik*



Annemle Ramazan geceleri çıkardık bazı;

Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık…

Şimdi Yoğurtcu Parkı’nda asılmış bir ağacın kollarına

O zulmün son suretleri, uzanır ebediyetlere kollar…



Her zaman geçtiğimiz, bildiğimiz yerdeki yollar,

Birden silindi şimdi, korkulu bir hisle adımlar…

Islıklar, lambalar, çadırlar, davullar…

Tenha gecenin hayaletlerini dinler iken biz.



Yüksekte sema, yerde arz, her şey nazar-ı dikkate şâyan

Yoktu o eski sükûtta ne isyan ne sitayiş, ama ikrâr…

Bir şair vehm olunmuş gibi şimdi geçer gökte bulutlar

Kahrolunarak erimiş tükenmiş gibiyken o eski umutlar…



Hani o meçhul dallarda kımıldayan rüzgâr

Hep sisli temâsiyle sıçrayan kurbağalar

O kamersiz gecede ararken meçhul suretlerimizi

Bilsen o çocuk, o apolitik mahlûkat-ı ziyân

Şimdi bu zulmetleri görse neler hisseder, korku duyardı.



Güya derler ki, vardır bir harf bir harften içeri

Ruhunda eder figan, sesin siyahında fısıldar

Sakin geceler olurken şefkatle encümen

O titrer karanlıkların dibinde tüylü kuyruklar…



Henüz hüsrana ermemişken o matemli bakışlar,

Hani o dalgın geceler sanki ruhu boğardı

Hani her şey bizi korkulu bir rüyayla sarardı,

O zulmet ki müebbet, o zulmet ki mütemâdi gibiydi o vakit.



Şimdi eşkâlini ele verir gibi hepsi ayrı birer şekil, sûret

Ne dallar kuru eller gibi açmış gökyüzüne…

Ne zenneler ne dullar, hepsi açmış elleri duâkar

Nice çılgın dolaşan Kurbağalıdere kenarında Leyla şair

Zulmün seyrinde olma, koş sen de mazlumlara katıl!



En sonda kurtuluşu görmüş gibi titrer o göğüsler,

Tâ ki ufka asılmış sarı bir Levha iner gibi gökten...



Bu kafile nasıl bir kafile ki -bu Gezi Ruhu benden sorma

Coşmuş Dicle’nin suları gibi, çizer nurlu ufuklar

Zulmette kalma, ondan yalnız ruha gelir ziyan

Yalnız değilsin, karanlıklara rağmen bak yine İsyan



Yalnız da olsan... Bu kamersiz gecenin zîfrinde bile,

Bir ışık bir ziya keşfedeceksin bu suyun zemininde

Oradan bir kafile geçecek ki –ruhu yepyeni hayalleri

Anda zulmet dağılacak o gecenin ufkunda sabahlar açacak.



Dinlerdik onun şiirini ben lâl, o gümüşî

Lâkin ne hâlden anlardı ne efkârdan Teori,

Lâkin eskiden ne kadar da dar idi o militan narâlar!

Guyâ o zamanın ruhunu, yansıtırmış ey Zeitgeist’ı…



Eyledik işte semaları glu-glu dansıyla telâfi;

Yıldızları göklerden alıp indirirlerdi onlar şarkılarıyla

Bir bir o donuk gözlerini kaşını gerdanını

Oynatırlardı zulmette koşarken yine Ana Akım rüzgar,

Ruhumda işte o vakit yerleşti benim o eski korku: ölüm

Onların neşeli sularının tersine dönerken Vakt-i Diyalektik...







(*) Ahmet Haşim Gezi’yi yaşasa nasıl yazardı? Şi'ri Kamer’inin (“Sensiz”) bugünün Türkçesine ve durumuna uyarlanmış şekli.

30.07.2013

EDEBİYATIMIZ VE "BİZ" - III



“BUGÜNÜN ZORLU SANATI” VEYA “TAAMMÜDEN İHLÂL”

“ünlü filozof Kant’a öykünerek söylersek:

Edebiyatsız bir hayat kör, hayattan yoksun bir edebiyatsa boştur.”*



Kaan Özkan, Nurdan Gürbilek’e soruyor:

“Lukacs’ın bölünmüş benlik ile bütünsel benlik gerilimine oturttuğunuz “Krizin İmkânları” başlıklı yazınızdan hareketle şunu sormak istiyorum: Her tür yazma ediminin/ isteğinin krizlerden kaynaklandığı söylenebilir mi? Sonuçta, insan hep krizde bir varlık gibi geliyor bana. Çelişki ya da gerilim olmasaydı, edebiyat var olabilir miydi?”

Cevap:

“Epey eski bir yazı o, Vitrinde Yaşamak’ta çıkmıştı. Lukacs’ın parçalanmışlığın içinden konuşan daha erken yazıları ile daha geç dönem yazılarını karşılaştırıyordum orada. Roman Kuramı’nda romanı yersiz yurtsuzluğun biçimi olarak, Tanrı’nın terk ettiği bir dünyanın destanı olarak tanımlar Lukacs. Bölünmüşlüğün içinden konuşur. Ama “Sağlıklı Sanat ya da Hastalıklı Sanat” gibi geç dönem yazılarında artık her türden bölünmüşlüğü organizmanın bozulması olarak gören bir Lukacs çıkar karşımıza. “Sağlık ilericiliğin, hastalık gericiliğin safındadır” tarzı bir siyasi patoloji söylemi. Zaten o döneminde Kafka’dan Musil’e, Joyce’dan Beckett’e tüm modernist edebiyatı dekadans içindeki emperyalizmin kültürel ifadeleri olarak karşısına alır. O yazıda ben krizin imkânlarından söz etmek istemiştim ama derdimi yeterince anlatamamıştım. Yıllar sonra Benden Önce Bir Başkası’nda bu kez Peyami Safa’nın erken ve geç dönemlerini karşılaştırırken bu sağlıklı sanat-hastalıklı sanat meselesine yeniden dönmek istedim. Çünkü benzer bir değişim Peyami Safa’da da var. Cumhuriyet döneminin ilk hastalık anlatılarından birinin, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun yazarı Peyami Safa, “ağaçların bile sıhhatine imrenen” bir adamı anlatır orada, hastalığın içinden konuşur, ama sonraki yıllarda kültürü bir halk sağlığı problemi olarak ele alan, hastalığı bir an önce yok edilmesi gereken bir yozlaşma olarak dışlayan bir Peyami Safa çıkar karşımıza. Kemalist döneminde de, daha muhafazakâr ya da maneviyatçı döneminde de bu “hıfzısıhha” perspektifi hâkimdir. “Türk inkilabı milli bünyenin kangren olmuş taraflarını kesip atan bir büyük ameliyattır”, “milli organizmanın hasta hücrelerinin kesilip atılması gerekir”, “Türkçe hastadır, tedavi edilmesi gerekir” tarzı bir patoloji söylemi. Sağlam bir sosyal bünyeye, güçlü “Türk uzviyeti”ne ters düşen her şey sağlıksızlık olarak tasfiye edilmek istenir. Yine buradan hareketle her türden tereddüt, kriz ve çatışma fikrini de karşısına alır Peyami Safa. Ben orada tercihimi bir kez daha krizden yana koymak istedim. Sahte, zorlama, otoriter bir bütünlük fikrindense bölünmüşlüğün içinden konuşmak gerektiğini savunmaya çalıştım. Gerçekten de güçlü edebiyatın ardında hemen her zaman bir kriz var. Edebiyatı ideolojiden ya da kürsü konuşmasından ayıran da o krize sadık kalması. Roman için özellikle böyle. Güçlü romanlar çelişkileri ya da açmazları örtbas edenler arasından değil, onlarla yüzleşebilenler, krizi derinleştirmeyi göze alabilenler arasından çıkıyor.”

“Aslında muhafazakâr sıfatını esas hak eden Tanpınar değil, Peyami Safa bence. Onun çoğu romanında, sonunda kurulacak ideolojik cümleyi haklı çıkarmak üzere geliştirilmiş bir sanki-kriz ortamı vardır, ama gerçek bir kriz, gerçek bir çatışma, gerçek bir tereddüt yoktur. Varsa da bir an önce saf dışı edilmeye çalışılır. Dostoyevski kendi karanlık ikiziyle konuşarak yazıyorsa, Peyami Safa tersine, o ikizi öldürmek üzere yazar. Çoğu romanın sonunda züppe, bohem, kozmopolit, nihilist adam gider; yerine, her türlü krizi ya da içsel çatışmayı geride bırakmış, sosyal bünyeye tam uyum göstermiş adam gelir. İç monologlar, bilinç akışları vb. biter, kürsü konuşması başlar.”

“Türkiye’nin yeni burjuvazisinin, bu yükselişe denk düşen bir ideoloji üretmek isteyenlerin kültür hamlesine verdikleri isim muhafazakâr sanat. “Muhafazakâr bir sermayemiz var, muhafazakâr bir demokrasimiz var, muhafazakâr bir sanatımız neden olmasın?” tarzı bir seferberlik hali. Aynı zamanda resmi bir kültür politikası. Kendini Cumhuriyet dönemi kültür politikalarının elitizmine karşı konumlandırıyor ama şu temel sürekliliği de görmemiz lazım. Cumhuriyet kültür politikalarının temel reçetesi, Ziya Gökalp’ten bu yana etkili olan medeniyet-hars, evrensel teknik-ulusal malzeme ikiliği üzerine kuruluydu. Yani Batı’nın tekniğini alalım, ama “ruhunu asla” formülü. “Garp trenine milli ruhla binmek” ya da “ruhumuza sadık kalarak riyazileşmek” diyordu buna Peyami Safa. Bugün küresel kapitalizm trenine muhafazakâr ruhla binmek diyelim buna; kültürel reçete bu açıdan fazla değişmemiştir.”

*

“Bütün bunlar demin krizle ilgili konuştuklarımıza getiriyor bizi yeniden. Buradan güçlü bir sanat çıkmasına imkân yok, çünkü bunlar iç çelişkilerle ya da zaaflarla yüzleşmek üzere değil, tersine, yüzleşmemek üzere kurulmuş ideolojik reçeteler. Bugün Türkiye’nin yeni burjuvazisinin neoliberalliğiyle bütün bu “ruhumu asla” muhafazakârlığı, büyük sermayeye alan açan radikal kentsel operasyonlarla Fatih-Harbiye yerelciliği nasıl bağdaşacak? Eğer muhafazakâr sanatçılar içinden güçlü bir sanat çıkacaksa, bu çelişkiyi görmezden gelenler arasından değil, kurcalayanlar arasından çıkacak. Nasıl Cumhuriyet döneminin güçlü sanatçıları o dönemin kültürel reçetelerini ciddiye almayanlar ya da ihlal edenler arasından çıktıysa, bugünün zorlu sanatı da muhafazakâr sanat dayatmasını ya hiç ciddiye almayanlar ya da taammüden ihlal edenler arasından çıkacak. Ama bu kültürel hamlenin, sanatın toplumsal ahlak adına sınırlanmasına zemin oluşturduğunu da unutmamak lazım. Toplumu, aileyi, ahlakı, mahalleyi, geleneği eleştirmeyeceksin, önce toplumun hassasiyetlerini dikkate alacaksın, sonra ne istersen yapabilirsin derseniz, buradan hiçbir şey çıkmaz.”

**

“Örneğin Dostoyevski’yi iyi romancı yapan, Rus Çarı’na, Rus Tanrısı’na, Rus ruhuna olan bağlılığı değil, içindeki karşıt seslere de yer verebiliyor olması, yani kriz içindeki bir bilinci anlatmadaki ustalığıdır. Yasanın meşruluğunu, insanların acılarına kayıtsız kalan bir Tanrı’nın adaletini sorgulayabilmiş olması, kendi yeraltı sesine kulak veren daha karanlık bir Dostoyevski’ye de ses verebilmiş olmasıdır. Kendi karanlık ikiziyle konuşabildiği için güçlü bir romancıdır Dostoyevski, yoksa muhafazakâr olduğu için değil. Bir de Tanpınar örneği var tabii, ne zaman muhafazakârlıktan söz edilse onun adı geçer. Tanpınar’da, özellikle de Beş Şehir’de muhafazakâr içerikler olduğu doğru. Bir yazar geçmişte olduğu varsayılan bozulmamış bir kültürü korumak istiyor, orada, sürdürülebilecek bir geleneksel öz olduğuna inanıyor, yani şu dünyada kayıp, hiç yaşanmamış, yaşananlarda iz bırakmamış, kaybedilen sanki muhafaza edilebilirmiş gibi davranıyorsa muhafazakârdır. Tanpınar’ın “Halis Türk ve Müsluman” gibi ifadelerindeki halislik arayışında, geçmişteki “muzaffer, mesut devir”e olan özleminde, “asıl hüviyetimiz”, “bizim öz maceramız” gibi ifadelerinde de var bu. Uzviyetçi bir bünye arayışı var çünkü orada, kültür milliyetçiliğiyle birlikte giden bir kendine dönme ısrarı, hatta “bünyemize yabancı” olanı dışlamaya varan tasfiyeci bir otantiklik anlayışı var. Ama Tanpınar’ın güçlü tarafı bu ideolojik cümleleri değil, muhafazakârlığı kendi içinden yıkan tavrıdır. Ben ona kayıp estetiği diyeceğim. Evet, bir kendine dönme ısrarı var, ama aynı zamanda “kendi” dediğimiz şeyin aslında kayıpla şekillendiğini gösteren bir yan da var. Türk edebiyatında çağdaşlarının pek azında görülen bir kayıpla baş etme kulvarı açtığı için, bir yas kanalı açabildiği için, şifasızlığa tahammül edebildiği için bu kadar önemli Tanpınar.”



(*) Alıntılar: Nurdan Gürbilek, “Güçlü edebiyatın ardında hemen her zaman bir kriz var”, Notosoloji, 23 Mayıs 2013 (italik, renk, koyu harf gibi vurgular bize ait). http://www.notosoloji.com/nurdan-gurbilek-guclu-edebiyatin-ardinda-hemen-her-zaman-bir-kriz-var/

***

“Temel Süreklilik” üzerine Birkaç Not:

Yine altına “imzamı atacağım” –contresigner- cümlelerle dolu bu yazıyı uzun alıntılarla buraya aktarmamın nedeni –doğal olarak- okuyucuyu başta Nurdan Gürbilek’in ve diğer adı geçen yazarların kitaplarını okumaya sevk etmenin yanı sıra (bambaşka gibi gözüken ortak nedenlerle); şu sıralar http://mysteriques.blogspot.com ile birlikte kontrpuan –contrepoint- tekniğiyle üzerine eğildiğimiz FKK (Freikörperkultur), Unser Dasein gibi Nazi beden-kültür politikalarının bir yandan arkaik kökenleri diğer yandan da bugünün ekolojik hareketlerindeki izdüşüm ve devamlılığı konusunda eleştirel/ sanatsal (çelişkinin içinden konuşarak ve o “yer”i “taammüden ihlâl” ederek) bir araştırma yürütmekte olmamdır bkz. Ursprüngen, I, II). Bu arada Nurdan Gürbilek’in bu değerli söyleşisinden beni bir ‘tweet’i ile haberdar etmiş olan Şükrü Argın’a da tekrar teşekkürlerimi sunarım.

Demek ki Gürbilek’in sözünü ettiği “temel süreklilik” görünenin de ötesinde… “Kayıpla baş etme”, “yas” veya genel olarak üç tektanrıcı dinin de farklı yollardan dile / figüre getirdikleri Melankoli (bir kayba tahammül) ile baş etme, yani baş etme ile baş etme, yani Melankoli’nin inkârı (inkâr’ın inkârı olarak inkâr) bu temel açmazı veya temel sürekliliği iyi gösteriyor (dillendirmekten ziyade “gösteriyor”, iz’ini, figür’ünü bırakıyor).

“Unser Dasein” (Bizim burada-varolmaklığımız) hangi mânâda hâlâ “unser”, yani “bizim”? Kim bu edebiyatın ve sanatın ve din’in “biz”i? “Yıldızlar sıra sıra dizildiğinde” (Saffah), veya Hindu anlayışında Güneş, Ay ve Jüpiter aynı hizaya geldiğinde, yani 2013’da 114 yıl sonra Allahabad’da gene vuk’u bulan Maha Kumbh’unda mı bu “temel süreklilik” görünür hale gelecek? Buyurun, “temel süreklilik” adına Lévi-Strauss’un ne kadar ileri götürebildiği tartışılabilir de olsa büyük sezgisi: “Du Mythe au Roman” (Mitos’tan Roman’a), in Mythologies. Evet, edebiyatsız veya mitos’suz bir yaşam “boş”. Hayatını kaybetmiş mitos’lar da “kör”. Ya da tersi… (Gaya Scienzia dersleri)

Ama her halükarda ortada bir cenaze var kaldırılacak (aufheben), ama mevta (sensible, sinnlich, Sinn, sin, günah) nerede onu bulmak güç. Geçmiş mezarlar açılınca da içerileri boş. Bu yas’ı neresinden tutmalı (retenir, retension, tutamak noktaları veya Tutku)? Bizi harekete geçiren şey bu Tutku olsa gerek. Bir “tutku olarak edebiyat” diyordu J.Derrida… Ya da Tutku’dan (dini manada Çile’den) geriye kalan (kayıp) olarak edebiyat da diyebiliriz.

Buna “kayıp estetiği” diyecekse Gürbilek, mysteriques’in “L’esthétique de la disparition” (Kaybolmanın Estetiği) filmine bakabilir; ki orada, kaybın bu derecesinde, ortada kaybolan bir şeyin de olmadığı, her şeyin ayan beyan (Evidenz) ortada olduğu, ve böylece toptan kaybolmuş olduğu da (Kenos) görülecektir, belki ünlü modern filozof Kant’ın 200 yıl öncesinden ihsas etmiş olduğu gibi… Apaçıklığın bu derecesi ise tabii ki korkucucu ve (gene) melankolik…

Bütün felsefe bu temel “nihil” veya Varlık’ın ikâme edilemez ikamet etme yollarının arayışında (hiç’te veya varlık’ta ikâmet etme politikaları), özü gereği bir vahamet, bir vehim üzerine oturuyor, ve bu nedenle belki özü gereği bir mitos, yani edebiyat, ve de bunu bilmek de melankoli. (Meontologie du Multiple dersleri)…

Gürbilek’in (kayıpla) “baş etmek” dediği şey ise, Hegel’den Heidegger’e en güçlü (bazen de dini manasıyla) “reconciliation” (uzlaşım) arayışı… Ve bu hiç de göründüğü gibi “krizde ikâmet” ile çelişik (veya onun karşıtı) olmayabilir; “temel süreklilik” çok daha derinlerde olabilir. Diyalektik bu kadar derinlerde işliyorsa eğer (aksi takdirde retorik dışında bir diyalektikten söz etmek anlamsızdır zaten), bu da korkutucu ve birleştirici. Hiç bu kadar aynı çağda (epokhe) yaşamamıştık (“biz”?). Ölülerle ve düşmanlarımızla aynı zeminde ikâmet ettiğimizi bilmek de korkutucu; ata kültü’nden (“ ‘kendi’ dediğimiz şeyin aslında kayıpla şekillenmesi”, N.G.) beri bu böyle…

Ruhlar ikiz ve ikiye bölünüp ikizleşmeye meyilli, ayna kırıldıkça birbirimiz için seyir (contemplation) ve düşünce (reflexion) nesnesi oldukça (ayna kırıkları toparlanır gözüktükçe) başka bir perspektif için seyirlik nesneler haline dönüşüp kozmos veya dünya adlı bir vitrinde yerimizi alıyoruz / vitrine yerleşiyoruz, hapsoluyoruz. (Speculum Mundi dersleri)... Edebiyat aynı zamanda bu “görünürlüğün” alanı. (Paul Celan’ın “Kimse’nin Gülü”ndeki görünürlük, isteyerek görünür olmayı seçmemek, teklifsizlik…)

Bu “teklifsizlik”, yani bizden bir şey beklenmediği halde –bütün görgül ve devletcil yükümlülüklerin ötesinde- bir şey yapmak (ama her şeyden önce de olmak: Da-sein), dünyada beklenir olmamanın (varoluşumuzdaki zorunluluk yokluğu) ontolojik zemininden itibaren bizi özgürleştiriyor.

Edebiyatı ve sanatı (utangaçca söylersek “dini” de –“din günü”nün dinini değil de “diğerleri-ve-kozmoz-ile-birlikte-olma”, belki re-ligio, re-ligare anlamında) bir hars ve medeniyet projeleri / “uzuv” politikaları alanından çıkaracak, onu toplumsal-ahlaki değerler ölçütlerinden özgürleştireceksek eğer, varoluşumuzdaki bu teklifsizliğe eşdeğer, onun kırılganlığında, ölçüsünde olmamız gerekiyor.

“Gezi”nin örgütlenmedeki ihtiyatını anlamamız ama bu “gerekiyor” buyruğuna da boyun eğmemiz gerekiyor. Onlar teklifsizce göründüler, kimse’nin gülü olarak, en azından bana öyle göründüler… Herkesin tanık olmasının (dünyanın bir sonucu ve –giderek daha aktif bir şekilde- onun görgü tanığı), şahit olmasının ikizinin adının da şehit olması, hem Yunanca’da (martyr) hem de Arapça’da, ne kadar da anlamlı. Bu bölünme (ikizleşme) zemininden itibaren yazmalı; Kafka, Joyce, Musil, Beckett hem çağlarının bir sonucu (semptomu) hem de tanıkları oldular…

Türkçeyi, onun yerleşik anlamlarını yersiz yurdsuzlaştıran, göçebeselleştiren Gezi mizahı bunun algoritmalarını verir gibi…Masum, kırılgan, boyun eğme-yen, ama günahı da hınzırca üstlenen çapul edebiyatı özgürleşmede bir adım önde. Zaytung hayatı tekzip ediyor: “Hamile kadınların sokakta dolaşmaları”ıyla ilgili görüşü tekzip eden açıklamada bulunmaları gibi…(@zaytungtweet Hamile kadının sokakta dolaşması ayıptır, terbiyesizliktir şakası bize ait değildir).





21.07.2013

SİS'TANBUL

SİS’TANBUL!*




Sarmış yine âfâkını şehrimizin bir akıl tutulması

Ol zulûm ki çıkar Beyzâ ile peyder pey

Tazyikinin altında yapışmış ıslak giysileri,

Artık tozlu bir kesâfetten ibârettir bütün bir ahâli;

Bu tozlu ve heybetli yoğun sis bulutu ki bakarlar,

Ama dikkatle nüfûz eyleyemezler ol kalbine, korkarlar!



Lâkin sana lâyık bu derin mâdun görüntüsü,

Lâyıktır sana bu tesettür, ey mezâlim şahı!

Ey mezâlim Şahı… Evet, bu sisli sahne karadır,

Evet bu sahne ki senin şâ'şaan ile hâle geldi ateş!

Ey seçkin düğünleri şa'şaasının mehdi mezârı

Şarkın güya hâkimi, yeni câzibedârı;

Ey kanlı muhabbetlerin yeni nefret söylemlerin,

Pervasızca sîne-i millete karşı sefâhatın;

Ey Yeni Marmara'nın mavi deryası içinde

Ölmüş gibi dalgın uyuyan zinde güçler;

Ey köhne Bizans’tan, ey koca nefret muharrirleri,

Ey bin kocadan arta kalan bâkire şehir İstanbul;

Yüzünde hâlâ tazeliğin sırrını arama boşuna,

Titresin üstüne hâlâ nazar değdi diyen temâşâ.

Kazlıçeşme’den, uzaktan toplama gözlere sürgün

Halkına cebr’de ne de mûnis masum görünürsün!

Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis;

Üstünde coşan akıl hocalarının hepsine bî-his.

Te'sîs olunurken istibdat, bir dest-i izdivaç

Haremine katmış gibi zehirli lâneti!

Hep inkâr ile riyâ, dalgalanır zerrelerinde,

Bir zerre-i vicdan bulamazsın içerinde.

Hep riyâ, hep hased, hep mağduriyet edebiyatı;

Yalnız bu, yalnız bu mu gerisi mi teferruat

Milyonlara aldırmadan ecdâd arasından

Yalnız Yavuz mu vardır çıkacak pir-ü pâk?



Örtün evet, ey nafile… Örtün evet, ey Tarih’i;

Örtün ve müebbed uyuyun ve uyutun, ey yeni fâcire!..



Ey bu debdebeler, tantanalar, şanlar, meydanlar;

Ey katil ikiz kuleli, taşeron zindanlı tersanelerin;

Ey unutma ki esas olan hâyâ’dır, hayat’tır, en ulu ma'bed;

Sen o firavun sütunları dik ki, hepsi dine birer mukavemet,

Yitik mazîleri yenilerin nöronlarına nakletmeye me'mûr;

Ey sökük dişleri sırıtan kafile-i Sûr; hülo Bağdat, hülo Şam!

Ey yıkılan kubbeleri, ey şanlı mazinin münâcâtları;

Ey eski doğruluğun mahvili Ömeriye minâratı;

Ey çökük medreseler, yükselen adliyeler, mahkemecikler;

Ey servilerin koyu gölge siyâhında birer yer

Temîn edebilmiş nice bin tabiatlı mahlûkat;

‘Geçmişlere rahmet!’ dedirten o güzel şehr-i çeşmeler?

Ey türbeler, ey herbiri pirüpak yatan dedelere bir yâd

Yaşasalar seni ikâz edecek sâmit ve sâkin yatan ecdâd;

Ey senin süpermarketlerin değil, tin dolu o eski sokaklar;

Evet her açılan sahifesi bir vak'a sayıklayan o eski kitaplar

Vîrâneler, ey eşkiyanın mesken tuttuğu varoşlar;

Ey kapkara damlarla birer mâtem evi gibi duran.

Nerede o tevekkul eden âsûde şehrin sâkinleri;

Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa martıya mesken olmuş

O güzel ocaklar ki yıllarca sömürülmüş,

Yıllarca zamandan beri, tütmek ne unutmuş;

Ey midelerinizin tıka basa zehri önünde

Her belayı bir kader belleyen dini kaidede;

Her ihsanı sana değil fazl-ı tabîate yoran en mümin

Bir fıtrata sahip iken aç da olsa yaltaklanmayan;

Her ni'meti, her fazlı, her esbâbı

Gökten dilenen tevekkül ki, iki yüzlü!

Ey sath-ı kitap, ey şeref-i nutk ile mümtâz

İnsandaki şu körlüğü tel'in eden âvâz;

Uyan ey tebâ bir fâiden olsun ey bu zehri zamanda

Ey nâtıka, boşa nutuk atma nazar olmuş diye

Ey şimdi senin üzerine düşen hâtıra: nâmus!

Ey kıble-i ikbâle çıkan yol;

Öksüz, dul ağızlardaki her itirâzı ve intizarı;

Her şahsa masûmiyyet karinesi ve hürriyet gelinceye kadar

Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kadîm kaanûn;

Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak;

Vicdanlara teslim edilen adalet;

Ey korkuyla kilitlenmiş ağızlar;

Ve sen ey reis-i millet, ki akpak, fakat iğrenç

Ey bâra değil Gezi’yi iki kat tavâf edip gezmeye gelenlere;

Ey taze kadına, ey onu ta'kîbe koşan gence;

Ey onları ziyarete gelen hicran içindeki mâderlerine

Hele ey kimsesiz, âvâre sokak çocuklarına…

Hele sizlere, Hele sizlere… Sen ne hakla saldırırsın?



Örtün evet, ey nafile… Örtün evet, ey Tarih’i, Şehri, Ahâliyi;

Örtün ve müebbed uyuyun ve uyutun, ey yeni devr-i fâcire!..





* Tevfik Fikret’in 18 Şubat 1317/3 Mart 1902 tarihli “Sis” adlı şiirinden (Tanin, 1324/1908, sayı 1) 21 Temmuz 2013 günü yeni Türkçe’ye ve yeni devre tarafımızdan uyarlanmıştır.