17.10.2012

Gothic Curiosities


punisment or dance (Cluny Museum, from Ste. Genéviève Church)


Gemini's zodiac sign (Vezeley Church)


conjuration of luxuria

vasque of XII.century from Iran or Afganistan

16.10.2012

Daima İz'in izlerinde... (and me after...)

Daima iz’in izlerinde…

Always on the traces of trace…
(and me after…)


Metropolitan Arşivi için teşekkürler. “Garb Seferim” için çok faydalı oldu…
Saint-Denis Bazilikası’nı araştırmakla başladım okumalara; Suger and Saint Denis (1986, Metropolitan, N.Y.) adlı kitapta iki önemli makale göze çarpıyor; okumaya başladığım ilki (B) ikonografik, diğeri ise (A) felsefi-teolojik bir yaklaşım, ikisi birbirlerini tamamlıyor, aydınlatıyor:

A –“Suger, Theology, and the Pseudo-Dionysian Tradition”, Grover A. Zinn, Jr.

B –“The Lateral Portals of the West Facade of the Abbey Church of Saint-Denis: Archaeological and Iconographic Considerations”, Pamela Z. Blum...
Bunlara bir üçüncü, Hesperia’dan arkeolojik bir makale de eklendiğinde konunun tam bir görünümüne sahip olunabiliyor:

C- “THE CHURCH OF ST. DIONYSIOS THE AREOPAGITE AND THE PALACE OF THE ARCHBISHOP OF ATHENS IN THE 16TH”, JOHN TRAVLOS AND ALISON FRANTZ, Hesperia, XXXIV, 3


1984-85 kış aylarında gezmiştim ilk kez; "Saint-Denis, Paris-VIII Üniversitesi'ne ilk başladığım yıllardı... Şehir yenileştirme politikaları öncesi, Edit Piaf'tan kalmış, veremli, hayalet bir kent görünümündeydi Bazilika çevresi... 10. yy.’dan beri bütün Fransız Kralları o bazilikaya gömülü: Saint-Denis bütün Fransa’nın kurucu/ koruyucu “patronu”...

Pseudo-Dionysius, diğer adıyla Denys the Areopagite'in (John Scotus Eruigena –Peri Physeon- tarafından çevrildi ve onu Hugh, Suger okuyabiliyordu) teolojisine göre bezenmiş bazilika... Kapı rölyefleri geçirdiği onarımlarla ve Devrim günleriyle bazı “ilmi kayıplara” uğramış...
Ben de J.Derrida'nın "How can awoid to speak"ini çevirirken ilgilenmiştim Denys'nin "negatif ilahiyatı"yla... (Bkz.“Nasıl Konuşmazlık edebiliriz?”, Din Felsefesine Dair Okumalar, Der. Recep Alpyagıl, 2012, İz yayıncılık)

                                                                                B-

İkonograf incelemede üç figür ilgimi çekti: Bir iğva sahnesi…

-Priest (rahip)

-Sponsor (iğvaya aracılık eden “sorumlu”, daha önce iğva olmuş)

-Candidate (yeni, aday, novis, acemi, çırak)

Tarihçi Georges Duby: Bu ilişkiyi “göksel hiyerarşinin insan ilişkilerinde devamı” olarak okuyor… Bu söylenebilecek asgari şey, ama “nasıl?”… Denys’nin “Göksel Hiyerarşi” (Hiérarchie Céléste) eserine bakmak lazım. Bu hiyerarşi modeli üzerinden, Capetian hanedanlığı, Suger adlı bir başrahip (Abbey) ve elinin altında Duns Scotius tarafından bir çevirisine sahip olduğu Denys’nin eseri vasıtasıyla Fransız taşrası (hinterland’ı, “Franklar” adı verilen insan tarhı) bu ruhban öğretisi temelinde toparlanıp bir Devlet (sponsor; yani spondere’ye muktedir, responsable –bir medium veya bir simulacrum olarak Devlet) olma yoluna giriyor.

Hristiyan ikonografisinde (zaten onun tarihi ve oluşumundan bahsediyoruz: varlığın ve zamanın “ikon”larından…) “vaftiz” bu “giriş”i resmetmek için uygun bir vasıta, medium, “simulacra”:
“İmmersion” (“triple immersions: threefold signifie: dying, renouncement and rebirth”); yani, Suya batırılma sahnesi (“Batı cephesi”, s.216):

 (en sol köşede altta ve en sağ alt köşedeki figürler:)



“Sponsor”, “aday”ı arkadan iki eliyle tutarak kaldırıp bir yere bırakır (suya daldırır) gibi: Vecd hali yüzlerinden belli oluyor. Sağ el bedeni üstten tam kavramış, ancak sol el adayın (eski Yunanlılar’da Site hayatında “iddia sahibi” –prétendant” idi bunun adı, yani “sivil topluma”, kamu hayatına aday olan herhangi bir genç) kalbi hizasında simgesel bir işaret yapıyor: “işaret ve orta, iki parmağın bitiştirildiği kutsama” işareti…

“2 fingers or 3 fingers” problemi ortaya çıkıyor. İğva’nın hangi aşamasındayız? “Second step of initiation” (?) dammaged by restauration; “impossible to speak without speculation” diyor Pamela Blum,

“impossible also to avoid to speak on”

(“konuşmazlık etmek de imkansız”) diyoruz biz…

[Pamela Blum speaks after Sumner McK’s archeologicals investigations on Basilic; Suger, after the traduction of Duns Scotus, and me after Derrida’s article that I have allready translated…

Une bonne chaîne de “spondere”, des “repondants”…]

A-

Zinn, daha önce Derrida’nın makalesinde ayrıntılı olarak işlediği konulara kısaca değiniyor (Panofski’nin bazı “karışıklıklara” dikkat çekiyor)

Önemli nokta, “görünmez dünya” (göksel) ile “görünür dünya” (mundana mundo) arasında aracılık rolü yapacak “simulacra”ların tayini meselesi…

Sanki kolayca ayır edilebilirmiş gibi iki ilahiyat arasında bir ayrım yapılıyor:

-“Mundana Theologia qui utilise les simulacrum de la nature” ve

-“Divine theologia qui utilise les simulacrum de la Grâce (the humanity of Word –Logos-) pour rendre visible les choses invisibles. “God is manifest in both simulacra” p.35 (cf. G.Zinn)

Hugh of Saint-Victor’un “excitata” kavramından söz etmesi ve “transfero” (“rise up” and “translating and interpretation of a word or a phrase” also in Eriugena Duns Scotus, s. 36-37) ile ilişkilendirmesi de önemli ipuçları sunuyor.
“The human mind [with “excitata”] ascends from visible beauty to invisible beauty”…



(diğer cephede de benzer iğva sahneleri)


C-

Öte yandan bilim (yorumbilgisi) durmuyor ve uyumak istemiyor.

Paris civarındaki –Gotik sanatın ilk örneği olarak kabul edilen- bu Bazilika neden Denys’nin kozmo-teolojisi üzerinden (Scotus’un çevirisi aracılığıyla) inşa edildi? Suger, kurucu iktidarı için bir aziz’e ihtiyaç duyuyordu, Saint-Denis, eski “Sözde-Dionysius”un metinlerini sahiplendi, kendisini sanki Atina’dan geliyormuş gibi, Aziz Pavlus’dan el almış, 3. yy.’daki Dionysos ile özdeşleştirdi: bu kadar karışıklık onun Orta Çağda (12.yy) aziz olması için yeterliydi.

Peki bu metinleri (Hiérarchie Céléstre /Göksel Hiyerarşi) kim yazmıştı? Açıkça taze hrisitiyan (Plotinus) Neo-platonculuk etkisindeki bu metinleri ne Paris’in patronu Saint-Denis (ne tabii ki çevrimeni Dun Scotus) ne de –hatta- Atina’da Akropol’de adına bir archi-bishop kilisesi olan Dionysos Areophagite yazmıştı.

Bu metinlerin “bilinmeyen bir Suriyeli” (“A.D. 500 by an unknown Syrian”) tarafından yazılmış olabileceği düşünülüyor; ancak bu metinlerin tek bir yazarı olmayıp, yazılan metinler, Dionysos Areopagite “özel ismi” altında toparlanıyordu: Duns Scotus’un da “görünmez gerçeklikler dünyası” hakkında, belki “varlık” hakkında Heidegger’i de doğrudan esinleyecek felsefesi için kaynak: bu karma yazarlı metinlerdi.
(Belki de Nietzsche boşuna not düşmemişti “Dionysos” –isim benzerliği olan diğeri- ve “Çarmıha gerili İsa” arasındaki analojiye, Ecce Homo’da… Bu isim benzerlikleri, "özel isim" etrafında dönenler belki de yeterince ciddiye alınmıyor)

Gelelim, yaklaşık 3.yy.’da yaşamış olacağı düşünülen hem Atina ilk-hristiyanlığının hem de bütün Orodoks dünyasının kurucu azizi Dionysos’a (“sözde Dionysos” sıfatını acaba ona Atinalı paganlar mı takmıştı?): Kendisi’ni (Paris’teki mi?), Pavlus’un pagan Atina’yı talihsiz ("disappointing") ziyaretinde ilk hristiyan olanlardan olarak tanıtması da bu spekülasyonlara renk katacaktır. Atina’da gerektiği gibi, hristiyanca şehit edildiği zaman evi yakınlarında Pavlus’un görüldüğü/ belirdiği de bu tarz rivayetler arasında yer bulmuştur (bkz. C).

Elde tek olgusal veri Akropol’deki Dionysos kilisesi kalıntılarıdır (ancak arkeologların “hata payı” inanılmaz: “Its date, however, remained enigmatic, having been variously attributed to the 7th, 9th and 17th centuries”. Papalık (Innocent) 12. yy.’da böyle bir kilisenin varlığından yeri tarif etmeden söz eder. Ancak 15. yy.da bir grup gezileri sırasında burayı keşfetmiş ve Dionysos kalıntılarının kopyalarını yapmıştır (Syriacus of Ancona, 1436). 17.-18. yüzyıllarda seyyahlar buralardan kalanları görmüşlerdir. Bilimsel araştırmalar ise American School of Classical Studies’in Atina’ya yerleşmeleriyle 1934’de başlamış, sonra da 60’lı yıllarda devam etmiştir.

Ancak, Atinalı Dionysos ile Parisli Saint-Denis arasında bağ gizemini (metempsikoz gibi) korumaktadır. Tek arkeolojik pist (C’nin yazarlarının zikrettği ama yorumlamadığı), 12yy.’ın Franklarına (Louis IX ve Alphonse de Poitier) ait bir takım sikkelerin Akropol’de Dionysos kilisesi etrafında bulunmuş olmasıdır. Haçlı seferleri için gelen Franklar tarafından “bırakıldığı” düşünülebilir. “Göksel Hiyerarşi” metninin ilk kopyaları ve derlenme süreci konusunda bir ilerleme sağlandığı takdirde, bu “fikir veya ruh göçü” meselesi daha iyi anlaşılabilecektir.

Bütün bunlar arkeolojik merak olması ötesinde daha derin bir gerçeği okumamıza yardımcı olabilir: Bu da Pavlus zamanındaki Atina’yı hayalimizde canlandırıp havarinin “Acts”larını okumaktan geçer. Dionysos, Pavlus’un bu sarsıcı ziyaretinden sonra çetin bir soru ile karşılaşmış olmalı:
Pavlus’un gelip bıraktığı bu yeni görünmez Tanrı da nedir?
(“unknown God”)

Dionysos’un meselesi şu olsa gerekti: “Yunan ruhuna ve varlık-sanat anlayışına uymayan bu Tanrı ile nasıl Yunanlıları uzlaştırabilirim -daha da önemlisi, Yunanlıları kendi aralarında nasıl uzlaştırabilirim, göksel hiyerarşiden geçerek?" İşte o’na atfedilen metinlerin yazılma ve bir (new) “order”ın kurulma süreci böyle başlamıştır…

Bu metin(ler) belki de hala, Scotus, Heidegger, belki Jean-Luc Marion, Derrida aracılığıyla “çevrilip yorumlanmakta” (transfero) ve yazılmaktadır: “excitata” olduğu sürece de “varlık” [ayr(ı)am] izleri izleyerek iz bırakmakta, ama kimi zaman da bıraktığı izlerde –en azından arkeologlar için- pek de “özenli” davranmamakta, izleri silerek, pistleri çoğaltıp karmaşıklaştırmaktadır.

13.10.2012

LA DECONSTRUCTION AUTOURS D’UNE TASSE DE CAFE

1- La déconstruction commence (commence-t-elle?) toujours par la cousine


Ad déréchef iterum…

2- D’abord une tasse (une “tasse”) ou plusieurs tasses?

3- Les intérieurs -jours ajournés- d’une “tasse” forcément matinale /vaginale

4- Etat des “tasses”; de “tas de tasses”; et leurs rapports obliques l’une à l’autre;

à l’aûne, n’allons par par quatre chemins…

5- Dès qu’on commence, viginité entamée de “tas” de travail…

6- Non pas l’alignement catégorique; mais séries métonymiques;

toujours manquant dans (à) la chaîne des signifiants…

7- Virginité extérieur, sombre, obvieusement mâle de ce qu’on apelle “tasses”

(surface de répétion résistant à la différance)

8- Eclatement inoui: “éclat” de voix (féminine) arrivant au phénomène majeur:

Surprise de l’événement sans Concept…

9- Sombre disposition des “tasses”: dispositif mâle:

redressement de la chaîne de signifiante…

10- L’intérieur virginal (matinal) de l’événement interrompu laisse sa trace sur la surface de répétion (mâle):

L’origine du Mal interminable…

11- Fin sans Finalité; Fin feinte! Fin “fine”…(“la fin est le commencement, et le commencement est la fin” –Hegel):

Brûlure, cendres…

12- Et “un tas de tasses” comme trace archivale (archi-archivique)…

12- Vieillesse plus vieille que la vieillesse:

une incurable “tasse de café” comme supplément à l’oublie (pharmacon):

(un tas archi-supplémentaire)…

13- Ecritures (devenues illisibles): ô enfance de l’homme, toujours oublieuse…

14- L’écriture, lecture, la méthode: un tas de lecture n’abolira jamais le hasard

(pensée: pur-impure noesis)

15- Récueil et le rassemblement: (Verslammung, Einsamkeit)

Une ou plusieur fenêtres? Sinagoge, monadique, monastrielle ou esseulée musulmane?

16- Jamais la distraction ne se distrairait de plus beau…

Oublieuse mémoire des jours ajournés…

17- Le plus beau lieu de récueil (Bursa, Ulu Mosqué, déconstruite),

peuplé des idées (devenues enfin) visibles…

18- Sortie du caverne: enfance du Temple (à jamais intedit de construire)

19- Les classes et les bibliothèques désertées…

20- L’idée est devenue visible dans la marre d’une tasse de café (pharmacon)…

21- Quel avenir pour l’image (icône) de l’étérnité (de l’universel, de l’universalité et de l’université)?...

Une chaîne de signifiance ou un “chêne” de l’arbre généalogique?

22- Maison d’écriture (d’éthicité –Sittlichkeit) déconstruite…

Beyt-ül Hat ou Muallakat?

23- “La nature est la pensée visible” ("Doğa görülebilir düşüncedir")



                                                                                   
(synopsis synoptique du film du même titre; la déconstruction en 23 images et en 7 minutes et quelques secondes,  le 12 Octobre 2012)

11.10.2012

L'ESTHETIQUE DE LA DISPARITION / KAYBOLMANIN ESTETİĞİ

I-


Phénoménologie en marge de la perception sort dans la rue,

Perception perçoie ce que l’oeil tait

Et toujours taisera par son muet vide d’évidence,

Telle ‘percepte’, qui est au-delà de ce que Je perçois,

Mais dans l’abord de Moi.



2-

Dans et pour quelques demi heures,

La vie, telle qu’elle est perceptible

Pour ce qui est perceptible, est là,

Mais encore fuyante.

Il n’y a pas de perception véritable,

Mais sa frange, ses limites indurables…



3-

L’imperceptible par sa surgissence,

L’invisible par sa vitesse,

La vie quoditienne par sa nullité toujours renaissante,

Deviennent sans devenir l’objet de l’objectif.



4-

L’oeil captif par le caméra,

Même aveuglement,

Cherche sa conjoncture de perspectif

Pourvu qu’il y a quelque chose

Là et à voir.



5-

Sans voir véritablement et

Sans être vu véritablement,

La perception se dévore

Sans intérêt et sans s’intéresser véritablement

Quoique le choix est instantané et délibéré,

Par la curiosité sans véritable Cura ni Souci…



6-

Ni regret de ne plus être Là ni ne plus voir Ça,

Mais objectivement la réctitude rigide de la vie

S’affaise par cette mollesse même de la Vie.

Fuyante non par hypothèse,

Mais devant les yeux, telle qu’elle passe…



7-

Festivité sans festival véritable,

Honteusement véritable,

La nullité nue plus que la nudité même,

Mais sans ecoeurement,

Ni sans Coeur.

Mais une certaine tendresse froide,

Donne la Mésure!



8-

Mais reste que cela restera à l’Etérnité,

Seule que nous connaissons: l’Histoire!

L’archive (activation de l’archivation)…

Comme toute courte émotion ou cérémonie

Un monument juste à la Mémoire!

Mais où est le rîte, et où est la cérémonie?



9-

Personne ne dira, ouf, je n’ai pas vu Ça

Personne ne ratera le spectacle sans Avoir Lieu

Non que j’ai eu le goût de nullité

(Par heure, je ne souhaiterai à personne)

Mais Personne ne soit sans Avoir Lieu!

Dans ce spectacle de nullité…



10-

Aucun sens à poser,

C’est déjà posé et disposé…

Pose endure la nullité

Là, la vie sans pose est posée à nu.



11-

Je n’ai rien trouvé à dramatiser,

Il n’y en a pas à l’oeil nu.

Dans quelques demi heures que je suis dans la rue

La rue m’a capté sans être capté

Par heure, j’avais le caméra

Et j’ai résisté comme un Saint,

Repondant de Dieu…



12-

J’avais le goût des Temps anciens

Je l’ai perdu dans la Rue.

J’ai essayé mais,

Je n’ai pas réussi à me démêler

De la rue:

Je suis resté impassible à vue.



13-

Ce que j’ai capté est là

Pensez-y, à ce que j’ai raté!

Je suis plus d’une fois interdit,

J’aurais dû être totalement arrété.

Hélas, vivant mort,

Resté imperceptible…



14-

Ce qui me sauve, c’est bien ma curiosité!

Ce n’était que ma rue et les aléantours…

Quand j’aurais d’autres descentes à la rue,

Mon passage ne serait plus silencieux!

Macabres macadams trembleront de ma Vue…



15-

Soyons raisonable à Vue!

Peu que je sache dans les autres pays, dits d’Europe,

Il n’y a même plus de trace de drame de la vie,

Est-ce je me trompes?

Ce fût peut-être le dernier Festin de la Vie



16-

Mais quel drame?

L’inégalité, la pauvreté, l’injustice, la misère?

Oh mon pain quoditien, donnes-moi encore!

Je (me) passerai de ma vue à Ta Vue!...



17-

Personne!

Ô personne!

Même cette rosée d’Autômne!

Que mon esthétique passe,

Et mon Temps soit revolu,

Rien n’est approuvé, ni justifié encore de cette Vie.



18-

Je n’arrives même pas à me croire.

Du reste, c’est en fonction de l’Avenir,

Même mal parti…

Etant petit,

Je n’arrivais même pas à croire que c’était la Vie,

Mais la Lumière fût pour Moi aussi:

Un temps!



le 10 Octobre 2012
(poème écrit pour le film du même titre)

8.10.2012

Gene Komnenos ve Karamanlılar...

İznik’e hakim Süleyman Şah, 1086 yılında Bizans İmparatoru Aleksios Komneneos (Komnenos ailesi-Kastamon) ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştır.


1086’da İznik’ten çok uzakta, Halep şehri yakınlarında -Aynü Seylem- Selçuklu Türkleri ile yaptığı savaşı kaybetmiş, bu mağlubiyeti gururuna yediremeyip intihar etmiştir.

Osmanlı Tarihçileri (Aşıkpaşazade, Nesri), Süleyman Şah’ın Ertuğrul Gazi’nin babası olduğunu savunurlar, Osmanlı’yı Selçuklunun bir devamıymış gibi göstermek istemişlerdir. Ayrıca Süleyman Şah’ın düşmanla savaştan dönerken boğulduğunu, bu sebeple “gazi“ unvanını hak ettiğini düşünmüşlerdir. Oysa ki, Süleyman Şah, Türk kardeşlerine karşı silah doğrultmakla, ne İslami ne de milli davranmıştır. Büyük Selçukluların emrindeyken devletine ihanet etmiştir…

1097 yılında Bizanslılar, Haçlı ordularını Bizans adına İznik’i almaları için görevlendirmişti. Onlara öncü kuvvet olarak Rum-Türk melezi olan, hem Rumca hem de Türkçe konuşabilen Türkopoli (Türkoğlu) birliklerini vermişti. Halkla her iki dilde anlaşabilen Türkopoliler, şehri Bizans adına almışlardır. Şehirde katliam yapılmasını önlemişlerdir.

1097 yılından sonra, Selçuklu Türkleri’nin başkenti olan Konya’nın, Türkler tarafından kesin ne zaman alındığı bilinmez. 1071,1075 yılları öncesi tahmin edilmektedir.

“Anadolu Selçukluları“ ismi de sonradan uydurmadır. Anadolu’da kurulan Selçuklu Türk Devleti’nin ismi, Diyar-i Rum Sultanlığıdır. O dönemdeki ismi; Roma Selçuklu Sultanlığı, Mülük-i Selcukiyye-i Rumiye’dir. Bu ismin tam anlamı, Selçuklu Roma devletidir. İlk Osmanlı tarihçileri Rum yerine, Anadolu ifadesini Selçuklular için kullanmamışlardır.(Nesri, Aşık Paşazade) Bu devletin resmi dili farsçadır.

Bizans devlet kademelerinin yüksek mevkilerinde özellikle Aksoukh ailesinden Türkler, Selçuklu Devleti’nin devlet kademelerinde de Bizanslılar yer alıyordu.

Selçuklu Devleti’nin ünlü veziri Nizamülmülk (1018-1092), Selçuklu Devleti’nin sorunları üzerine kaleme aldığı Siyasetname adlı eserinin 30. bölümünde, toplu olarak nasıl şarap içileceğinin kurallarını, şartlarını anlatmaktadır.

11.yyda Anadolu’da Türk nüfusu artmış, bu nüfus, yerleşik düzeni ve kültürü Bizans halklarıyla kaynaşarak özümseyebilmiştir. İslam tarihçilerinin, bizlere anlattığı gibi, Türkler ve Bizanslılar sürekli savaşmamışlardır. Anadolu’ya gelen Türklerin, büyük çoğunluğu, İslam adına gazalara katılmak için değil, bu topraklarda yaşayıp, buraları yurt edinmek için gelmişlerdir. Milli ya da İslami bir tercihte bulunmamışlardır.

Kumanlar, Anadolu’daki bazı Türk gruplarını Balkanlara taşımış, ve onları Hristiyanlastırdıktan sonra Anadolu’da iskân ettirmiştir. (Çepni Türklerinden bir grup ve Kumanlar…)

Paralı asker olarak 6. yüzyıldan bu yana Anadoluya taşınmışlardır. Bugün Moldovya ve Romanya’da yaşayan Oğuz Türklerinden, Ortodoks Hristiyan olan Gagavuzlar, büyük olasılıkla 10. ve 11. yüzyıllardan itibaren Anadolu’da yasayan Türklerdir. Ayrıca, Rumca bilmeyip Türkçe konuşmaya devam eden bu halk, Lozan Antlaşması’yla Ortodoks-Hristiyan olduklarından Rum sayılıp 1924’te Yunanistan’a sürülmüşlerdir. Bu halkın büyük çoğunluğuna Karamanlılar denirdi. Bunlar, 10. yüzyıldan itibaren Hristiyanlaşmış Kuman ve Peçenek Türkleridir.

Rumlar gibi dua ediyorlardı. Bunun cezasını da ülkelerinden sürülerek ödemişlerdir.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah’a “gazi“ unvanını Osmanlı Tarihçileri uydurmuştur?

(LENA UMAY'dan alıntı)

Yedi Uyurlar / Sept Dormants

Yamliha, Mekselina, Meslina, Mernuş, Debernuş, Saznuş ve çoban Kefeştatyus'un başından geçenler:

“Efsus, Dekianus’un darül mülkü olup, ahalisini putperestliğe teklif edip itaat eden, halâs etmeyen katlolurdu. Kişizadelerden hüdaperest genç altı kimse ile bir güşede bu cabbaranın fitnesinden halas için dua ile meşgul idiler. Bu hallerinde iken Dekiyanus’a haber verilip anleri ihsar ve tehdidi besiar eyledi. Anler tariki tevhitte sebat gösterüp şirki kabul etmediler. Dekianus anlerin cemi mâlini ahs ile siz civanlarsınız, size 2-3 gün mühlet veririm, halas vaktinizi fikredin deyup kendisi bir gayri şehre gitti. Ol civanlar fırsatı ganimet bilup, ba’delmüşavere firara karar kıldılar. Yolda giderken bir çobana rast gelup, anların dinine muvafakat eyledi. Çobanın kelbi Kıtmir dahi bunlara tabi olup, akeplerince giderdi. Her ne kadar menettilerse mümkün olmayup ahirkâr Haktaâla ol kelbe lisan kerem edüp benden korkmayın ben Allahu teâla’nın ve sizin dostunuzum. Siz uykuda iken ben size pâsbanlık ederim dedi. Dağa yakın geldiler çoban bunlara ben bu dağda bir mağara bilirim, ol mağarada gizlenmek mümkündür deyu ittifakla ol mağaraya müteveccih oldular ve girdiler.”
 

Taberi, "Tafsir-ül Menakip Tercümetu’l Mevait"


Gençler bu olayın ardından orada uykuya daldılar ve 309 yıl uyudular. Bu bölüm Kuran’da da anlatılmıştır:
"Baksaydın güneşin mağaranın sağından doğarak solundan battığını, onların da mağaranın içinde olduğunu görürdün. Bu Allah’ın mucizelerindendir.
Onları mağarada uykuya daldırdık ve yıllarca hiçbir şey hissetmediler. Uyanık sanırdın onları. Oysa uyuyorlardı.
Sağa sola döndürdük onları köpekleri de uzatmıştı kollarını eşiğe. Görseydin eğer içine bir ürküntü dolarak geri döner, hemen kaçardın."

Kuran, Kehf [Mağara]Suresi (18.Sure) 8-25 ayetleri.





Uyurların İzmir Efes, Diyarbakır Lice ilçesine 15 km. uzaklıktaki İnceburun Dağları’nda, Afşin-Elbistan, Eskişehir ve Tarsus’ta da makamları vardır.

Anna Commena

The Alexiad, by Anna Comnena


"The 12th-century is my favorite period of Byzantine history. The Comnenian [Kommagene] revival had restored the empire to a semblance of its former glory following the collapse after Manzikert [Malazgirt]. But its enemies, East and West, were on the move, and as Runciman had noted, "the rot had set in."

Who better to tell the story than, Anna, the ambitious daughter of Alexius I. In time, she became frustrated and bitter over her failure to ascend the throne after her father's death. She had to settle for being one of the world's greatest historians, which is not such a bad consolation prize."
Cf.  Paul Magdolino's "The Empire of Manuel I Komnenos: 1143-1180"

(Uni. Of  St.Andrews + Uni. Of Koç. 18 juin 2007)

GİZLİ HAZİNE(m) / mon TRESOR CACHE

Je n'arrive même pas croire à ce j'ai (déjà - le 10 août 2009) fait / ce que je fais... Voici mon archive brulant:

“On of the brothers complained that the 'form of the work' (schematismos ergou) was absurdly large for their small community, to which the Saint responsed:

'if you built it, they will come'."

                                           (Master Builders of Byzantium, Robert Ousterhout)

Certainement ma communauté est trop étroite...
Voici ce programme trop large pour une vie:

St. Sophie built B.C-324 (avec les pierres de Hieropolis – temple d'Apollon – Ephesus – Temple Artemis)


Temple Osiris – Kahire – Khalif Ömer Emevi – Ali+Fatima+Fatimi+Karamati 874+ Fütuvve +Masons de Pyramides+

Kudus - Hasan Sabah (1090, El Ezher, Caire), Hughs de Payns - Alamut – Templiers–

(un Osiris pré-chrétien)


– Bogomile Bulgars – Cathars Septimania (Provence Romain) - (Sud de France, Languedoc)- Dominicains extermine les Cathars-

Et puis construction des Cathedrales: Cluny, Paris (Thermes, Cath., Abbey), Mont St. Michel - Rheims- Chartres – Compostel – Espagne- Pologne (et puis stagnation-inquisition-conquistadore)

Ohrid Kenti (Bulgar St Sophia)

A. Geylani – Bagdat – Rumi (Mehmet le Paleologue de Scutari + 1631Tosyalı Bagdadi Rumi İsmail Kadiri Dergahı - Cihangir) –
Sultan Ahmet (1609-1616 camii inşaatı)! Mahmud Hüdayi Hazretleri: 1541-1628

19.09.2012

Dar-ül Harb Edebiyatımız ve "Biz"...

15 Haziran 2003 tarihli "Demek ki kötü donanımlı (Mal armé) bir müslüman ahlâkından başka bir şey değilmiş?" başlıklı dört A4 sayfası boyutunda bir şiirimden yedi sayfayı belge olarak koyup "ne yiyip ne içtiğimiz" sorusuna yanıt vermemeyi tercih ederdim (I would prefered not to..., Bartleby). Susmayı tercih etmek yerine "Dar-ül Harb Edebiyatı" mı yapsaydım yoksa...


Burada "8 Eylül" veya benzeri gecelerden farklı olarak "8 ay" gibi bir süreden söz ediliyor; "kekremsi" (âpre) bir tadı olan ve "baş dönmesi", "azapla" (tourments) geçen, "nihayetinde de "Varidât" (en somme testamentaire) değeri olan sekiz aydan sonra olanlardan söz ediliyor...
"O halde" (donc) bu da bir ihanetin öyküsü...


Bir "kutu": bir kutu da ne ola ki? Bir "işaret", bir "sonuç" (donc, igitur)...
Ne varmış bu kutuda? Yenir miymiş, içilir miymiş? Neler yenilip içilirmiş?
Nelerin "simgesel" veya "kurgusal" değeri varmış?
Neymiş işlevi "kutu"nun: "La Fonction: c'est du pur fictif!"
Kurgusal bir şeyin değeri neymiş?
O şey nasıl da bir "o halde" değeri taşırmış?
Bu "Mana" veya "gösterilen'in Sıfır Noktası" gibi bir şey miymiş?


Nasıl olur da bir "konserve kutusu" (Une boîte de conserve!) "vahim sonuçlara" (lourd de conséquence!) sahip olabilirmiş?


Nedir bu "serseri mayın gibi dalgalanan dalga ve/ya muğlak ders"
(cours vague qui divague)?
Bu bir Mallarmé dizesi değil midir? Kim buna cüret edebilir Mallarmé'den başka?


Hem kime veya kimin önündeymiş bu "ders"? "Cloaque" pek kibar bir tâbir olmasa da, yanlış
 anladıkları gibi "çirkef" değil, "yapışkan", yani "çok yakın" (à jamais à mes côtés),
"hep yanımda" anlamı taşıyor.


Burada "dişil tanıklıktan" ve ısrarla "dişillik"ten (elles, toutes) söz edildikten sonra "kendimizi denediğimiz balmumuna tahsis olunmak" gibi tuhaf bir ifadeye yer veriliyor ki, bu Fransızca'da "sünnet" (circoncission) kelimesinin aliterasyonundan başka bir şey değildir: "cire qu'on s'essaie" / "cesse-t-on"...
Demek ki bizde "tanıklık"/ "şehadet", "kutu"nun ve/ya "kutu"ya tanıklıklıktan başka yerde.
 "gülüşler"... (rires)



Ve "o halde" değeri olan bu "kutu" veya Dar-ül Harb Edebiyatımıza göre adlandırıldığı şekliyle "sünnet"
"cemaat" ile (communauté) ilişkilendiriliyor: Tek ve aynı" (un, et même) "cemaat"e aidiyetin mi "kurtuluş" (salut) olacağı sorusuyla problematik bir şekilde bitiriliyor.

"2000'li yılların başı"nda bu konular çok yeniydi ve şiddetle, tepkiyle cezalandırılırdı. Adı da damgası da hazırdı: Takiyye.  Servetî Fünûn'dan beri fennî ve müsbet konularda eserler veren edebiyatımız için pek yeni, pek alışılmadıktı bunlar. Fransızca yazılmış olması da "yabancılaştırma etkisi"ni daha da arttırıyordu. Okunmadan kaldı. Uzun süren ve uzun sürmesi gereken Dar-ül Harb'ta ("tümüyle kurgusal": pur fictif) bu kez 1980'li yılların başında Galata Köprüsü'nün altında yazdığım, gene bir "kopuş" şiiri olan "Bej Töbeki"ye yer vereceğim gelecek sefer.

9.09.2012

8 EYLÜL VAK'ASI: REMERCİEMENTS&CİE


İyi Sabahlar...

8 Eylül vak'ıası (2012) olarak tarihe geçecek "kristal gece"de kırmış olduğum kalpler için hepinizden özür dilerim (pirinçleri ben dökmedim, "ayıkla şimdi pirincin taşını" dedirtecek şeyi de ben yapmadım...

İçinizden çoğunuzla hayatımda "ilk dans" etmem olduğu için ayaklarımı basmış olduğum yeri bilememiş olabilirim ama fikri mülahazalarda "kafam yerinde"ydi (A.A.'yı tenzih ederim, o bu gruba dâhil değil, zira ona ve A.S.'ye, "Bade" bade iken, bir akşam Charlie Chaplin taklidi yaparak dans ettiğim vakanünis'lerce zapta geçmiştir: o müzik, Şarlo'nun uydurma bir Fransızca ile sosyeteye dans show'u yapması sahnesinin "remix"le güncellenmiş haliydi ki yerimde tutulamamıştım).

Elektrikli ve elektriksiz süpürgelerle dans etmelere vardırarak işi, Erol ve Lerzan arkadaşlarımız olaya son noktayı koymuştur (gençlik işte!)...Kendileriyle "mercimek amed" günleri için irtibata geçilmesi rica olunur.

Bazı itiraflar ve tensel (charnel) dokundurmalar:

1- "İlk aşkım, ilk heyecan / gençlik kafamda duman" şarkısını bilerek ve isteyerek ben seçtim: İzahatına gelince; bembeyaz sayfa gibi önümde dur(may)an aşk hayatımda son derece öneme haiz bir yeri vardır bu şarkının (tek değilmişim ki dans pisti o anda patladı). Kadiköy sokak ve meydanlarını ("İş Bankası önü" derler genelde oraya), başımda kel ve "ikili havlamalar" (İzzet Yasar) şeklinde bu şarkıyla kol kola zıplayarak geçtiğimizi hatırlar hüzünlenirim bazen. Uzun bir "Kadıköy Sokak Şiiri" okunmuştu o zaman denize karşı, henüz peydah olmamış "sokak Sambacıları" tarafından...
2- Ajda Pekkan'ın (veya simülakr'larının -zira kendisi ölmüş olabilir, ve yerine klonları şarkı söylüyor olabilir hala) "Ya (Senden) Sonra" adlı çalışması, "Domates, Biber, Patlıcan" (Barış Manço) içli türküsü kadar beni hüzünlendirir. Bu şarkılar "slow"dur ve "bir türlü patlamazlar", ama içimizde bir yerlerde derin bir patlamaya neden olurlar. "Ya sonra", "senden sonra", eşine az rastlanır bir ayrılma öncesi aşkı anlatır ki meyvelerini topla topla bitmez o tarz aşkların özellikle de şu sombahar günleri zerzevatı içinde...
Aşklar işte bizi, "sonraya kalan" (trace ve onun "retension"u: "hatırlamasız hatırlama": mémoire sans / ou avant le souvenir) ve daha bitmeden önsezisini yaşadığımız "protension" (deriz biz, önsezi deyin siz) içinde, asla "mevcudiyetinde olamadığımız" (impossibilité de la "maintenance" -elde tutamama- / ou de la présence) bir ruh/ beden haline "sokarlar", diyecektim ama, zaten hep (toujours-déjà) bu halde olduğumuzu "(bizi) bize uyandırır"lar: Acı gerçekle yüzyüze kalınca "aşık oluruz": Alain Badiou, hakikat süreciyle aşk'ı, belki Merleau-Ponty'den sonra, derin bir şekilde birbirine bağlayan neredeyse yegane filozoftur. Yeter diyeceksiniz bu kadar sabah sabah Dalida/ Der-y-da!...

Gelelim zarif sosisleriyle evini bize açan ev sahibemiz Ebru hanımın evinde bulunan ve toplatılması gereken kitaplar meselesine:

1980'lerin ilk çeyreğinde (bir asır gibi uzun sürmüştür 1980'ler) öğrenci evlerinde düzenlenen içkili toplantılarında (o zamanlar asla "party" denmezdi: Tek Parti ve tek polit büro vardı zira) giden gidip de kalan kaldığında, eğer o evde uyumuşsam, sabah erken kalkıp kütüphanedeki bütün (şiir) kitaplarını okuyup "toplatılması" (récollection ve souvenir) gereken dizeleri ayıklayıp defterime not ederdim. Sevi (adını doğru yazıyorumdur umarım) genç arkadaşımız da işte böyle, gece'den başladı okumaya...Tek farkla ki, kütüphaneden alıp okuduğu kitap benim kitabımdı; bir an kendimi "naklen yayın" yapan bir otomat gibi hissettim dans pistinde ve korktum kendimden...


İmdi, kendi özel zihin coğrafyamda bu geceyle ilgili bazı paralellikler ve farklar:


"İstanbul'da (rock değil ama) Ruh Hayatı" adlı eserimi mevcuda getirmeden bilinmesi ve
yaşanması, sonra da kimseye söylememek ve sır tutmak için "yazılması" gereken bazı hususlar:

Giriş konuşmamda canlı konuklara belirttiğim gibi, 8 Eylül (2012) buluşması bir "Yaza Veda" partisi değil bir "anma" idi (commemoration): Anısız bir şeyin anması (mémoire sans souvenir)... (Bkz. "A Reply!") Tarihlere dikkat ediniz: "6/7 Eylül Vak'ası"'dan hemen sonra "azınlıklar meselesi"ni gündeme getirmem bir tesadüf değildi...
1- Bu ve bu tarz anmalar için, "Yeldeğirmeni Sinagogu" dar geçidindeki ("porte étroite") merdivenlerde içki içmeye bekliyorum sizi ("camii avlusunda içki" tartışmalarına kinâye). Zza Zza Baker (Seza hanım) oradaki geçen cenaze töreninde yaşadığı ruh halini benle paylaştı. Ben de benzer sebeplerden dolayı 1998'de orada bir evde yerleşik hayata geçtim. Kordoba "Sefarad Evi" rezaletini (Seda'yı derinden sarstı ama benim için İsrail asker-öğrenci-stajyer tipolojisi'nin bir parçasından ibaretti) orada unutturabiliriz belki...
2- Gene giriş konuşmamda belirttiğim gibi, sınıf öğretmenim tarafından bana emanet edilen ilk okul arkadaşım "Gülaağa" (Kürt meselesinin "özel adı" bu olsun aramızda) bir bakıma hala, bugün 2012'de de bana emanet edilmiş olmayı sürdürüyor olabilir: Bütün ısrarlarımız dayanamayıp İspir'li olduğu bize itiraf eden ama Rize değil de Erzurum vilayetine bağlanmış arkadaşımız Nusret, Artuklu Üniversitesi dışında Kürtçe tez yazılamayacağı bilgisini  bizle paylaştı (bu ve benzeri kafamı kurcalayan sorular "mercimek amed köftesi" gününü bekleyecek)...
3- Yine "1980'ler tarzında" yazmaya devam edersem: (80'ler uzun sürdü ama bitti mi?). Bu ve "benzeri" (bence benzersizdi) geceleri,

3a) Heybeliada'da 2000'li yıllar espirisinde "feminist ve gender" sorunsallaştırmalarının yaşandığı bir gecede yaşamıştım geçmiş yıllarda (bu meseleler de "mercimek amed köftesi"nde masaya yatırılacak: "patlayana kadar"- Bu arada, bütün göndermelerimi ve imâlarımı burada açamam ama, "mercimek amed" bir köfte çeşidi değil, bizi "gender meselesi"nin bağrına veya koynuna taşıyacak bir yazar adı: okumanızı tavsiye ederim).

3b) Çengelköy, 2012 (via Reks sineması önü): MSGSÜ, bir gecede BJK'dan Bomonti'ye (uzun bir konvoy halinde) Ece Ayhan'nın imgesiyle tarihimizde "Delilerin (agité-e-s) bir gecede Taşkasap'a taşınması/ nakledilmesi" hadisesi gibi taşınmasıyla "arada kaynayanlar", "telef olanlar", "zayi olanlar", "muhalefete geçenler"den bir grupla tesadüfen kurduğum temaslar sonucu bazı bilgilere sır mahiyetinde haizim. Bu olaylar böyle, "Okan", "Nişantası Üniversitesi" diye devam ederse; feci bir altyapı kaynaşması/ kalkışması olacağının emareleri kulağıma geliyor.

Ben kendi önlemlerimi alıyorum: alt tabakadan bazı irtibatlarım var; bunların Bursa bağlantılarını inceliyorum. Diğer bir grup da Colombus'la Mardin'e Midyat'a pirince (bienal'e) gönderiliyor. Ben şahsen "voyacır" gibi çalışıyorum. Teşvikiye ve Topağacı, Galata bankerleri ve Perşembepazarı esnafı hepsi işin içinde. Artık "külhanda yatıp kalkıyorum" anlayacağınız, kulağım "hamamın kirişinde" Türkçe'de dendiği gibi... Şener Özmen'in Diyarbakır'da ne yaptığını bilemem: onunla irtibatım "İstanbul Guide"den bana aktarılan bilgiler düzeyinde kaldı. Yakında ben de, "evimdeki bulgurla" uğraşırken, "Eyüp mezarlıklarında" ölü bulunursam şaşmamak lazım bu gidişle... Neyse, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın; onca pirinç yerlere dün gece boşuna dökülmüş olmasın. (Not: dün gece eğer senle yatmamışsam, bunun nedeni güzel olmaman değil, ama bunun libidinal ekonomiye bir artı değer getirmeyeceğini düşünmüş olmamdı: bilirsin çok ince düşünceliyimdir, ama bunun sana ne faydası olur bilemem).

Şimdi bu çocuklardan bazıları tutup bana "Çengelköy’de Bir Şiir Akşamı" düzenledi, kıramadım gittim, içlerine sızdım. Bomonti bunlardan haberdar olduğunda "Üsküdar'da sabah" olacak. Tarih'te Erzurum'dan bir Toksoy vak'ası var zaten (bunu burada hemen anlatamam ama, "görsel sociology" çalışırken biraz hava alsın, manzara seyretsin diye götürdüğümüz Gülhane Parkına "bu ormanın burda ne işi var?" diyen akademisyen olur kendisi). Olayların biri aydınlanmadan diğeri başlayacak. A. Utku iyi bir teorisyen, ama iş teori-pratik'e gelince adamdan taşra Üniversitelerinde fazla mucize beklememek gerek: "Praksis", acaba bunlar İmam-Hatip'te hiç öğretilmiyor mu? Ben tek başıma devrim, evrim bile olsam, benim de kendi sınırlarım, sinirlerim ve geçindirmek zorunda olduğum bir ev ve kedim var, fazla riske girmemi de beklemeyin benden.

(İşte 1980 uslübu ve onun kendi minvalinde giden şiiri buydu: Her sabah dua gibi yazılırdı. Özlemişim. Ayrılık 10 yıl sürer (Paris yıllarım: 1984-1994) sanıyordum. Ama 2012 oldu "les années de la démolition" (S. Fitzgerald) hala bitmedi. "Gelecek uzun sürer" biliyorum. Ama bu kış bitse artık!)



4- "Yahu sen neden bahsediyorsun, böyle / O konu kapandı/ Herkes çoktan unuttu artık/ Sen de kendi işine bak/ dön artık" diyenlere, "Yokluğumdan iyi istifade edin/ Yiyin için/ Ben artık dönmeyeceğim/ Diyenlerden mi olayım?/ Yoksa "je re-viens sans venir"/ "Je suis venu pour vous dire" diyen o sevmediğiniz ilahiyatçılardan mı?" diye "venance, ad-venance, venu" izleklerini izleyen Kordoba düşü/ dönüşü şiirlerime bakmalarını mı tavsiye edeyim, bilemiyorum. Tarihi tek başıma yazmaya kalkmam bir hataydı, yardımlarınızı bekliyorum. Körlere yazıyorum, dilimi bilmeyenlere, (yine) "dillerde dolaşıyorum" ("parler en langues", Pavlus)...



5- (Son ve önemli husus da): İnce davetinizi içtenlikle kabul edip Nusr/et'in kutlamasına (jubilation jubilatoire) koşarcasına ve dersime iyi hazırlanarak geldim. İki üç gün durmaksızın çalışıp kalbinizi feth etmek için size 2000'li yılların "ruh"una (ey ruh ordaysan çık!) uygun "ArtWork"ler, "klipler" hazırladım, Teşvikiye'nin teşvik etmesi, beni havalara/ ortamlara sokup (!) rahatlatmasıyla (“Sizi temin ederim M. Bey, bunlar hiçbir yerde yayımlanmayacak”) size "videolar" pişirdim, "şiirler ikram" ettim, açılan şişeleri hesap etmeden çalışıp durdum ve nihayet "kendi sitemin" açılışını ve "lansman"ını görkemli ama sade bir törenle size anons edecektim. Ki olmadı, kısmet değilmiş. Dans ederek "korakor" (corps-à-corps), doğrudan iletişime geçtik, ve bütün çalışmalarımı sanki boş sayfa üzerinde biraz "ot" ve "toz" birikintisiymiş gibi birisi hapşırarak darmadağın etti, o da yetmedi diğerleri de gelip üstüme "yeter artık çalışma" der gibi (önce çalışmamla ilgilenir gibi yaparak) "hapşırdı" (bu da bir çeşit “langage sans articulation”, müzik, dans, vb.). Neyse kalanlar (traces) bana yeter. "Katı olan her şey buharlaşıyor" demiş zaten ekölü kuran kişi de... Bu işin de raconu demek buymuş.



Bir Nilgün Marmara dizesiyle bitireyim:

"Onun bedeni bir tımarhane / İçinde çok deli / İnerler / Çıkarlar"...



Eskiden böyle çok veda mektupları yazılırdı, şimdi ise siteler açılıyor kapanıyor,/ gökteki yıldızlar kadar/ artık sayılamayacak kadar çok/ ve anonim... / Nereye veda/ hem kime? / Leyybek!/ Ben döndüm...



Me Voici

en ce moment-ci

dans ce que j'écris...





Hamiş: Bu notu adreslerine ulaşamadığım, o gece orada olan diğer katılımcılara da gönderirseniz memnun olurum: "Cercle élargi de mes amitiés" (Helena Villakovich'in kısa bir filminin adıydı)...

"Nereye? Daha yediğinizden içtiğinizden bahsetmedin" diyenlere 2003'de yazılmış şiirlerimin belgelerini koyacağım bir dahaki sefere...
Küçüklere ve büyüklere sevgiler saygılar...



(Hepimiz belki postmodern doğmadık/
Ama kesin ölümümüz postmortem olacak...)





For Poems: http://herrselavy.blogspot.com

For Artworks: http://mysteriques.blogspot.com

4.09.2012

OSMANLIYA DAİR SAVLAR -II

Eylül'de nihayet "fetret devri" bitip de çalışmamın başına dönünce, Çengelköy ve Bursa Konuşmalarının hasadını (Şark ve Endülüs-Garb Seferleri'minkini de) şu sonbahar günü daha tam olarak toplayamadan (bayramın birinci günü, sabah ezanından önce yazdığım o "Osmalıya Dair Savlar" ve sonra da alelacele yola çıkıp Bursa'ya seni ve sanki bir suçluluk duygusuyla Osman Gazi türbesini ziyarete gelişim), Endülüs'tekiler de dahil, konuşmalarımızın temel alt metinlerinden biri olduğunu senin vasıtanla gördüğüm Kıvılcımlı'nın “Bedreddin –Hus- İbn-i Haldun” makalesini (Sosyalist dergisi, 1966) heyecanla okudum. Bu metin o kadar alt (eski) ve temel ki, 20-22 yaşlarımda Nazım'dan ve bir kaç tarihçiden (başta Taner Timur) yola çıkarak heyecanlandığım Bedreddin konusuna -benim için şimdi önem kazanan- iki önemli bağlantı ile ipuçları sunuyor:


1-Bedreddin'in Konya'nın son Rumî padişahlarının soyundan gelme olasılığı ve bundan ötürü de bütün Osmanlı'nın Bedreddin konusunda "susmak" zorunda kalması saptaması son derece iç burkan bir saptama: Esas kurucu'nun Osman Gazi'ye bağımsızlık cevazı vermesi ve Mısır'dan kendisine "tuğ ve âlem" yollanması çok imalı bir şekilde Osmanlı'ya iktidarın esas sahipler tarafından bahşedilmesi anlamına geliyor.
"Osman Gaazi Karahisarı alırken, Sultan Alâeddin, kardeşi oğlu Aktimur eliyle Osman'a malzeme, veziri [paşa: Padişah oğlu] Abdül' Aziz eliyle de bağımsızlık buyrultusu ve Mısır hükümdarından Akbayrak, "tuğ ve âlem" göndermiştir. (...) İşte bu, Osmanlı Devleti'ne bağımsızlık buyrultusu getiren Abdül' Aziz Şeyh Bedrettin'in öz dedesidir". (H.K.)
Yani Bedreddin dahil, esas kurucular Osmanlı'yı hep uzaktan gözleyip ağabeylik vazifelerini yapmaya devam ediyorlardı. Bu bilgiler ışığında, Bedreddin'in katli tam bir "baba katli" (Freud) boyutları alıyor ki bunun teorik sonuçları 20yy. ilmi altında devasa ve hiç çalışılmamış sonuçlar içeriyor.
"Menâkız" : Henüz küçük bir ilçe beylikceğizi olan Osmanlılığın bütün şaşırtıcı atılganlıklarında Şeyhin dedesi Abdülaziz'in oynadığı öncülüğü alçak gönüllüce destanlaştırarak söze başlar." Yazarı da Şeyh'in torunu Halil'dir.

2-Bedreddin'in bizzat kendi babasının Mevlana'nın dergahında emir görevi yapması. ("Fena"(fillah yorumu) 1935-1966 yılları için sevimli bir devrimci materyalist yorum) Bu da Şeyh'in hiç de tesadüfen ve konjonktür gereği bir isyanın içinde kendisini bulmadığı, bunun çok derin bir projenin bir safhası olduğu tezini sağlamlaştırıyor. Makalede "İsmailiye Fırkası" ("dinsiz") ismiyle anılıyor ve derinleştirilmeden bırakılıyor. Zira Mevlana ve Konya'daki eski Padişahları da zorlayacak çetin bir konu bu ve Anadolu'da değil başka yerlerde barınabiliyor: Neden olmasın? büyük harfli Tarih belki de Alamut'tan sonra Deliorman'da tekerrür etmek istiyor...

Son ve benim "Şark Seferi'mle ilgili bir ipucu da Heft, "yediler" konusunda: Altay, oymak öğütlerinden beri, Osmanlı yiğitlik geleneğinde: Üçler, Yediler, Kırklar vardır. Abdülâziz (Şeyh'in dedesi) tayfası YEDİLERdendi:
"Yedi kimse idi bunlar, ey civan –Heft encümveş yere taban olan."

Ve diğer teorik değeri olan önemli göstergeler de verir Kıvılcımlı: ": Göçebe geleneğinin medeniyet ülkücülüğü kişileri ister istemez hem EVLİYA (Hâvâri), hem MÜCAHİD (kutsal asker) demek olan GAAZİ (Şövalye) yapıyordu". Bu imkansız "üçlü" yapı, bütün çeviri alışkanlıklarını alt üst ettiği gibi akıncılığın maddi ve manevi, içtimai ve medeniyete-göçebeliğe dair özünü bize veriyor: aynı anda sol ve sağ kuramlar alt üst oluyor ve Tarih yeniden okunaklı hale geliyor. Yakın Kıvılcımlı'yı! (Feu le Cendre!) Anda susadurun kolaysa...

Ve tarihi "çekiç"le yerinden oynatacak bir Nietzsche var Kıvımcımlı'da: "Her sahici müslüman, bilimi kılıç gibi kullanmak zorundaydı" (Bağdat'ın tekinsiz ama canlı ilim ortamını betimliyor).
Ve bu "üçlü yapı" (triple synthèse) yeni bir teorik kavram olarak, soyların Selçuklu mu yoksa Osmanlı mı veya Konya'ya Moğollardan kaçıp yerleşen bilginlerin Horasan,vb.hangi soydan oldukları tartışmasını tamamen geçersiz ve ikincil kılmaktadır. Zira ortada teorik-bir-pratik tanımı vardır. Kısaca havarilik-şövalyelik veya kurucu dinsel aristokrasi de diyebiliriz buna, Nietzsche'nin özgün ve bozulmamış askeri arsitokrasi kavramına manevi bir revizyonla...

Benim şimdiki araştırmalarımla ilgili en güçlü iki katkı şimdilik bu iki nokta etrafında toplanıyor -zamanla başka şeyler de görünür olabilir- Ama şimdi, bu sabah, eski elyazmalarımı arayarak, sana 22 yaşında bir çocuğun şiirini devşirdiği arşivlerden bir Yüksek Lisan tezi çıkarabilmek için beceriksizce ve aşırı romantik tarzda kaleme aldığı -ve yıllarca onun okumalarını yönlendiren şu bir manifesto veya çalışma programı içeren -"tek bir sahife"yi ( aynı 1983 yılının daha sonraki aylarında,"Şiarsız bir Gülün Tek Sahifesinden" şeklini alacak bu Manifesto) temize çekerek göndermeyi uygun buluyorum: Adı üstünde "İlk Söz"... Prima Logos veya Proto Sophia...

First Word veya "Önce Söz vardı" geleneğinden... Bir Fromm (frommlich, "düşüncenin dindarlığı" veya "sebatı", "öncülüğü" der buna Heidegger), Proto veya Avant-Garde örneği olarak...

-----

İlk Söz


-Retorika-



Bütün çalışma İnsanbilimleri’nin soramadığı soruyu sordurmaya yönelik olacak: “Neyi, ne zaman yapamıyoruz?” Aletlerimiz, dilimiz, isteklerimiz, ölümlerimiz (hastalıklar, vb.) ve artı değeri bölüşüm kurallarımız, yani; tüm ekonomik olmayan yanlarımızın yapılabilecek ekonomik bir açıklamasını yapmak… Ekonomik derken, eğer hangi “kestirmeden” gidileceği bizim için bir hayalse bunun tutumbilimini çıkarmak ve bunun üzerine söylenmiş bütün tutumbilimlere kuşkuyla bakmak. Bu açıklamanın kendisinin tutumbilimsel yanlarını ise söylem yırtılmalarına bırakmak…

Şu bizim akıldışı tarihimizi ele alacağım:

Bir yanda “Osmanlı” diğer yanda Anadolu, Makedonya, Kudüs bölgesi, Mısır, Magrıb ve ta Hazer –ve tabii Acem- Ve 16.yy’la birlikte bir Batı.

Tarikatlar, beylik ayaklanmaları, beylik fermanlar, kadı kararları, mühimme defterleri, esnaf örgütleri, loncalar, bölgenin ticaret yolları (gümrükler ve vergiler), eczalar, işkence aletleri ve artık çağları birbirinden ayırmada işe yaramayacak olan madenler, Galenus tıbbı…

Bunların yanı sıra dualar, muskalar, okunan sular, kutsal kitaplar ve diğer yazısız yazılar, harfler, gözler, ve o hurufat…

Medreseler, velîler, peygamberler ve Şeyh Bedreddin, ve diğer sıradan şeyhler…

Aşiretler, törebilimcilerin verileri, su yolları ve politikaları, göç yolları, su kaynakları, harabeler ve İbn-i Haldun.



Ve hep “şimdiki zaman”larda yaşayan birey olarak “insan”; ama hep yenilecek yengileriyle, küçük hayalleri ve büyük İskender hayalleriyle birlikte, ava çıkıp avlanmasıyla, ancak bu arada hasbelkader karnını da doyurmasıyla, içindeki küçük iktidarı mecliste temsil edilen o büyük iktidarı etkilemek için kullanabilmesiyle, azınlıklar ve çoğunluklar kuramını “söz”le çürütebilecek büyük bir “technè”ye sahip olabilmesi ancak iktidardaki “gemi”nin artık ona (bir tarikata, bir fırak’a veya fark’a) gereksiniminin olmamasıyla yakalanacaktır (kavramak, kavram, Begriff)…

“Deliler Gemisi”nin genişletilmiş bir resmi çizilecek ve iktidarın etkilerinin bireylerin olayları “İdeoloji’nin Öznesi” olarak odağında yaşadığından nasıl fark edilmediği öğretilecektir. Bu bir araştırmadır.
(4- Haziran- 1983)



O kutlu 1980’lerin ilk yıllarında, 1981’de Murathan Mungan bizleri alt üst eden bir şiir kitabı yayınlıyor: “Osmanlıya Dair Hikâyat” ve iç savaşı o başlatıyor…



“her sevda bir muharebedir doğuda …/…

çünkü her sevda bilir bir isyan olduğunu”

(Remzi, s.28)



Sonra onun kalemi bizimkine karışıyor artık:



“Bir hayal oğlanı; (bıraksalar)

Şiraz’ı gül bahçelerinden

                        yeniden

İnşa ederim diyordu”

(7-Temmuz-1982)



Ya da “İlk Söz”ün hemen arka sayfasında, Osmanlı’ya veya zamanın Padişahlarına umutsuz ama kesin bir ihtar (Tarih tekerrür eder) gibi;



“Yanıt alamamak öldürücüdür; fakat

İntiharlar ormanında dolaşırken ayağınıza ben

Takıldığımda Miloş adlı bir serseri hançer

Tarafından yarıldığınıza şaşırmayınız”



Bu Serez çarşısı kadar Manisa Vilayeti, Saruhan, Karaburun ve özellikle Ayasulug unutulmamalı... Selçuklu'nun arkasında hayalet gibi bir Sulug meselesi var ki buna bir Aya eklenince işin vahameti daha da büyüyor: İzmir Selçuk, Bülbül dağı efsanesi, İsabey Camii, Pavlus geçmiş oralardan...
"
Yenilen bu devrimcileri, Ayasluğ şehrine götürüp boyunlarını vurdurdular. Börklüce Mustafa'yı da kollarından bir deveye bağlayarak çarmıha gerdiler. Bir çok şehirlerde gezdirerek teşhir ettiler. Manisa dolaylarındaki Torlak Kemal’de aynı akıbete uğratıldı." H.K.


19.08.2012

TARİH ÜZERİNE SAVLAR: Balkan Sorunu ve Bogomiller

(Balkan Sorunu ve Bogomillere ne oldu?
ya da Deliorman ve Tuna Şeyh Bedreddin'i Doğurunca)


“Reste la chariat pour les descendants des Bogomiles que la Papauté avait livrés au joug Ottoman”...

Kimse Balkanları düşünmedi. Düşünceye bir meydan okuma olan Balkanları gerçekten anlamaya çalışmadı. XX. yüzyılda işler daha da kötüye gitti: bir miyopluk etkisiyle, özet bir görüyle, Balkanlar’da 1914 devrimiyle geldiği varsayılan “Rus etkisi”nin gerçek derinliğini çözemediğimiz için I. Dünya Savaşı sonrası önce bağımsızlıklarına kavuşan sonra da iyice içine kapanan Balkanları anlamamaya devam ettik. Türkler ve sıradan tarihçileri söz konusu olunca, Balkanlardaki “Türk veya Osmanlı etkileri”nin çetelesini tutmaktan, Osmanlı Arşivlerinin hacmiyle böbürlenmekten, bütün Balkanların -sanki tapu kayıtlarından ibaretmiş olduğu varsayılan- “hafızası”nın bu arşivlerde saklı olduğunu yinelemekten, ve arşivi daha baştan içine girilmesi gereksiz, yekpare bir şey olarak damgalamaktan öteye gidemediler.

Türklerin Anadolu tarih sahnesine çıkmasından çok önce ve uzun süre hüküm süren Bulgar Krallığı, hemen Göktürkler’in Türklüğünü kaybetmiş bir boyuna indirgeniverdi, ve bu da en az “Hristiyan veya Musevi Türkler” meselesi kadar tarihin karanlığına terk edildi.

Peki, Osmanlı hâkimiyeti öncesi, örneğin X. yüzyılda Balkanlar’da tam olarak ne oldu? Örneğin Bogomiller kimdir? Erken Rönesans’ın sadece Bağdat’da Şam’da, Endülüs’te, bazı Selçuklu Anadolu Beylikleri’nde değil, Balkanlarda da yaşandığını söyleyebiliriz: Bir Rus papazı, Papa’ya kafa tuttu ve Balkanlar’ın, Orta Avrupa’nın, Polonya’nın ve hatta Fransa’nın güneyinde, Toulouse’a kadar Cathare’ların öcü alınmaya başladı (fantezist sav).

Bahsettiğimiz coğrafya ancak tarihe yamuk bakarak kestirilebilecek cinsten, ve de olmuş olanların veya olduğu varsayılan şeylerin belli bir öz sezisine sahip olmayı gerektiriyor. Arşivlere tersten girmek ve sorunun adını şu şekilde de koymak mümkün: “Peki Şeyh Bedreddin kimdir ve Deliorman tam olarak neresidir?” (şairane sav).

Aşağıdaki yazı bir isyan tarihine katkı olarak da okunabilir, ama esas yazılış bağlamı Şumnu (Schumen) neresidir ve neden onu Papalık bütün Bogomiller gibi Osmanlı’nın ellerine teslim etti? “Peki o teslim oldu mu?” sorusu da esas meselemizi ilgilendirmektedir, tabii eğer gerçekte –tarihçilerde pek itiraf edilmeyen bir yöntemle- kendi atalarımızın bizzat, Osmanlıların Balkanları boşaltması sırasında Şumnu’dan İstanbul’a göç ettikleri meselesini incelediğimiz (örtük sav) ihtimalini bir kenara bırakırsak…

İncelememizin, önce sınamaya sonra da savunmaya çalışacağı cesurane sav –bundan ibaret olmamakla birlikte- şuna indirgenebilir:

I. Sav: “Balkanlar, Osmanlı’ya Papa tarafından tepsi içinde sunuldu”.

Bu sav, Osmanlı tarihine ilişkin olarak, en azından kuruluş ve başlangıçlarıyla ilgili savlarda bir alt üst olmaya yol açmasa da önemli bir bakış değişikliğini, hatta reformu, bir devrimi haber veriyor. Ve bu devrim sadece tarihle ilgili değil, her şeyden önce bugünü anlamada yol gösterici olacak.

Bizim savımız sıradan tarihçilerde rastlanan “fetihcilik” ve onun rolünü abartma indirgemeciliğinden kurtuluyorsa da, Osmanlı’nın tarihte saf bir askeri güç olarak fail olduğu veya “kullanıldığı” gerçeğine helal getirmeyip bu görüşü destekliyor. Her iki durumda da bir “güç”ten (saf veya değil) söz ediyoruz. Şimdi ise bu gücün formu ve “form” / “güç” ilişkisinden bahsetmek ve savın topyekûnluğunu analitik olarak parçalarına ayırmak lazım.

Savımızı geliştirip ayrıntılandırarak devam ediyoruz:

2. Sav: “Osmanlı Bogomilleri Müslümanlaştırmak ve zaptı zapt altına almakla kerhen görevlendirildi.”

Sav, örtük biçimde bu görevlendirmenin (“kerhen”) “Papa tarafından” yapıldığını varsayıyor. Peki Papa neden Bogomilleri tam olarak kendisi Hristiyanlaştıramadı? Böyle bir gücü vardı, ama o güç Bogomillere işlemiyordu, diyebiliriz. Papa’nın böyle bir “görevlendirmeyi” resmen yaptığı “tarihsel bir belge” (fetva, ferman, mektup, vb.) bulmayı umut etmek yerine, Papa’nın bu fethe nasıl “kerhen” göz yumduğu, bunu kolaylaştırdığı veya “izin verdiği”, “olmaya bıraktığı”, hiçbir şey olmasa bile analoji yoluyla, daha ileriki yüzyıllarda Papa’nın kendisinin Şarlmayn ile rekabeti yüzünden Barbaros’un Tunus’u fethini nasıl “teşvik ettiği”, Malta ve Rodos şövalyelerine “dur emri” verdiğinin ispatlanabilir olması gibi, ispatlanabilir.

Demek ki, öyle bir Osmanlı’dan bahsediyoruz ki, “kendi Anadolusu”nun daha feth edemediği iç bölgelerinde (Konya, Karaman, İran sınırı, Doğu, Güney Doğu, vb. –Tarih’e yeterince yamuk bakamadığımız için olsa gerek, nedense bu listede sadece Anadolu coğrafyasını sayıyoruz, sanki Osmanlı anakronik bir şekilde böyle bir “Misakı Milli” kavramıyla yola çıkmış gibi) daha halledemediği dini sorunları (hangileri?), İstanbul’un fethinden çok önceleri, biraz gözü kapalı, yani gözü pek olarak açıldığı –demek ki gücü veya formel gücü diğerlerine değil buna yetiyor veya stratejik (formel) nedenlerle önceliği buna veriyor- Balkanlar’da gene gözü kapalı (pek) olarak, kendine rağmen çözmeye girişti.

Bu savın her bir kelimesi ispatlandığında sadece tarih kavramımız genişlemeyecek, ama Osmanlı’nın neden Balkanları (anekdotik olarak diyelim Şumnu’yu, benim ata toprağımı) kaybettiği zaman çöktüğünü de savımızın ilaveten bir sağlaması veya doğrulaması gibi ispatlayacak. Tarihe yamuk bakmak, demek savları tersinden ve düzünden iki defa ispatlamaya imkân veriyor.

Şumnu hakkında sadece şu bilgiyi vermemiz, bir amblem olarak şimdilik yeterli olmalı. Ruslar Balkanlar’da her yeri askeri olarak işgal ederek Osmanlı’dan geri aldıkları halde, sadece Osmanlı’nın garnizon kenti olan Şumnu’ya gir(e)memişler ve de nüfus “mübadele yoluyla” Osmanlı topraklarına nakledilmiştir. Şumnu acaba neden bir tür (diplomatik) dokunulmazlığa sahipti Rusların gözünde?

Savımızı biraz daha ayrıntılandırıp geliştirerek yinelersek devasa bir boyut alacaktır:

3. Sav: Bizzat kendisi de (herhangi bir Selçuklu Beyliği olarak) Selçukluların dağıldığı zeminde yeşeren Anadolu (Ön)Rönesansı’nın
3a- (sav içinde devasa bir sav daha) bir tür ürünü (sonucu) olan Osmanlı beyliği (beylikler arasında sadece bir beylik), Tarih’in (bu kez Papa’yı işe karıştırmak, savımızın tarihsel vahametini hafifletmekten öte bir işe yaramayacaktır) ona altın tepsiyle sunduğu bir fırsatı
3b- (bu fırsat, Selçuklular döneminden başlayarak neredeyse sadece Marmara Bölgesine sıkışıp kalan devasa ve stratejik Bizans İmparatorluğu’ndan geriye ne kaldıysa -Constantinopolis- onun komşusu / doğal rakibi / öğrencisi / halefi olmaya da indirgenebilir) yakalayıp
3c- (bu başlı başına bir zaferdir tarihte, kutlanacak tarihi olamayan, tarihi belirlenebilir bir şey olmayan), Bizans soylu aileleri ve yönetici sınıfın
3d- (Paleologos –yıldızlı göklere hükmeden İsa’nın doğumunda bulunmuş “rois mages”-, Commagenos –sentez üstüne sentez yapan ey Anadolu etnik halklarına hükmeden yeryüzü kralları) siyasi dehalarının
3d- (yönlendirmelerinin, öngörü ve kendilerini –Papalık ve özellikle de istilacı Haçlılardan- savunma mekanizmalarının) ve pragmatizlerinin bir sentezi
3e- (yeni ek bir sav daha: Osmanlı, Bizans’ın bir sentezi) olarak Batı’ya açılma şansını buldu.

Edirne’nin bir garnizon kenti olarak kullanılarak “göçebe savaş makinasının” (G. Deleuze) Başkenti haline getirilmesinde hiçbir komplekse sahip olunmadı: Edirne’yi alan Varna’dan bütün Tuna boylarına, Orta Avrupa’ya, Macaristan, Moldavya, Avusturya, hatta Polonya’ya kadar etkili olabiliyordu. Vice Versa: Kuzeyden bakınca da Ruslar için aynı durum söz konusuydu.

Dolayısıyla, “molar” aktörlerin kimliğinden bağımsızca, aslında ortada “minör” (önemsiz anlamında değil, tam tersine derin ve esas belirleyici anlamında -G. Deleuze) diyalektiğin iki unsuru savaşıyordu:

4. Tarihsel Genel Sav:

Minör Diyalektiğin uzun vadesinde savaşan iki unsur: Bir yandan Papalık ve İznik (Konsili) teorisi (bu teori Bizans’ın fikrî zorlamasıyla, bir aktör olarak ona rağmen değil ama onunla hesaplaşmadan geçerek masaya konulmuştu: Ve artık “masa teorisi” olarak iş görecekti); diğer yandan bu baba-oğul-kutsal ruh teorilerine gülüp geçen köylü ve göçebe halkların savaş makinası: Slavlar, Bulgarlar, Makedonlar, hatta Luther ve Thomas Münster’den, Kalvinizmden ve yüzyıllar süren din savaşlarından sonra Slav-Almanları / ya da Alman-Slavları (daha sonra “Berlin’deki Ruslar” olarak, içlerinde Lenin’in de başı çektiği ama kendisiyle özdeşleştirilemeyecek Bolşevik Devrimi buradan itibaren kendi diyalektiğine, özellikle de bu yazının konusu içinde ele aldığımız Balkan diyalektiğine doğru yol alacaktı).

Şüphesiz, Slav halkı, onun bir yandan doğulu göçebe savaş makineleri olan Türklerle, diğer yandan da Alman-köylülüğü ve Teton Şövalyeleri’nin oluşturduğu savaş makinesiyle olan ilişkisi anlaşılmadan bu topraklar hakkında, dolayısıyla Balkan Sahnesi hakkında ciddi bir şey söylenemez. Ancak ele aldığımız bu sahnede ilave bir zorluk olarak Roma ve Helen faktörü de devreye girer ki, bütün bu “savaş makinesi barbar halklar”ın tarihinden çok erken bir dönemde farklı bir ara sentez geliştirmiş Roma İmparatorluğu taşrası veya hinterlandı olan bugünkü Romanya ve Mekadonya etnisitesiyle karşılaşırız.

Aslına bakılacak olursa, Osmanlı’nın önceleri fazla bir şey anlamadan girdiği bu topraklar Katolikleştirilemediği gibi bir türlü Sünnileştirilemedi de: Deliorman ve Tuna, jeo-stratejilerin, pakt ve ittifakların, kullanılma ve sömürülmelerin cirit attığı bu topraklarda Şeyh Bedreddin’i doğurunca, Osmanlı bunu (Şark’ta etkisinden kurtulmaya çalışıp bir türlü başarılı olamadığı bu bir tür Mesihsel “Şiiliği”) önce kendi iç hatasından, Anadolu’dan getirdiği yeterince Sünnileştirilememiş Türkmen halkların yeniden Alevileşmesi olarak yorumlayıp derhal bastırdı.

Osmanlı kendi iç isyanlarından bağımsız anlaşılamaz: İç isyanları ona bizzat kendisi gibi başkalarından diyalektik yoluyla miras kalmıştır: Roma ve Spartaküs ayaklanması bile Roma’yı anlamakta daha az önemlidir. Zira Osmanlı, başından itibaren, hep kendi dininin hem de başkalarının dininin (özellikle Anadolu evliya hrisitiyanlığının) ve sonradan da ilaveten Yahudi mesihciliğinin iç çatışmaları ve mezhep ayrımları üzerine kendi stratejilerini ve sentezlerini tayin ederek (olabildiğince) Osmanlı olmuştur. Ancak onun “molar” sentezleri, tarihte ondan önce sahneye çıkan veya çıkamayan “minör” dallanıp budaklanmaları üzerineydi, onlar içindi, dolayısıyla belirlenmişti. Buraya kadar bir sorun yok. Ancak diyalektiğin karar’a imkan bırakan “serbest bölgesi” diyebileceğimiz alanında, “ön okuma” ve “iyi okuma” gibi mahşerin en azından iki atlısıyla yol alınır…

Osmanlı’ya, erken bir dönemden beri iç içe olduğu Bilecik, İznik (yani Bithinya ve Nikozi) bölgelerinde, bizzat Bizans’tan ve onun üst kurumlarından formel devlet yönetim ilkelerini, ve belli bir arazi ethos’unu (habitat) alırken, sünnî-muhammedî akideleri de, yani Mısır, Bağdat ve Şam halifelerinin en parlak dönemlerinde bile henüz kansız halletmeyi beceremedikleri bir şeyi de bayrak açar, sikke basar gibi hutbede de gözetmesi talep ediliyordu. İşte bizim “çifte bağlanma” (double bind) veya “çifte düğün” diyeceğimiz şey de budur.

Konya-Karaman, Anadolu’da Selçuklu’dan miras (ama hangisinden? İyisiyle kötüsüyle kendi diyalektik çelişkileriyle; Beyşehir, Karatay ve hala yarası kanayan bir Kubad Abad efsanesiyle) son kale gibi, büyük ağabey gibi, keskin gözlü ama savaşa pek niyeti olmayan bekçi gibi, oradan, olduğu yerden (sonradan misliyle ödetilecek Balkanlara zorunlu göç politikalarından önce) ayrılmadan gözlüyordu.

Eski Aziz Başkent Konya (o Sezar’ın garnizon kenti Cesaeria/ Kayseri gibi değildi) şunu bilmek istiyordu: Osmanlı’ya, Moğol istilalarından sonra, (Konya’nın) biraz daha kendine güvenini yitirerek, Horasan’a, İsfahan’a ve tabiî ki Hicaz’a (güvenli olmayan Bağdat ve Şam, hatta Necef ve Kerbela’ya yan gözle bakarak) ajanlar veya hacılar göndererek kendi hinterlandını takip etmeye çalıştığı sırada, akın akın hala gelmeye devam eden Türk boylarını kontrol, iskân ve köylüleştirme misyonu bırakılabilir miydi?

Osmanlı, neredeyse Ergenekon’dan efsanevi çıkıştan beri İranlı ağabeylerinin kendisine telkin ettiği bu mesajı aldı ve tavizsiz göç kontrol politikalarını, Bizans’ın bile Anadolu’da sonuna mal olan bu meseleyi birinci elden ağabey olarak ele aldı (Batı Roma ise bu sorunu Anadolu’da garnizon olarak kullandığı kentlerde hem yerli Kürtleri hem de Türkleri istihdam ederek, kendi liberalliğiyle bir dereceye kadar çözebiliyordu): Erken Osmanlı hem Bizans hem de Konya-Hicaz-Halife eksenli politikaların (veya telkinlerin) taleplerini “ön okuma”yla anladı: zayıf kuş ona teslim edilmişti: Moğol ve Haçlı seferlerini önlemenin tek yolu Anadolu’yu yol geçen hanı olmaktan çıkaracak bu politikalardı. Osmanlı’ya bir “ön okuma” verilmişti de acaba bu “iyi okuma”, yani yeterli okuma mıydı? Elindeki medeni kanun şeriatı, sadece şehirleri dört kısma ayırıp Yahudi, Rum, Ermeni ve Müslümanlara kendi şeriatlarını uygulama izni veriyordu; ama bu kentlerde, en azından Yavuz Selim’den sonra, yerleşik Aleviye yer yoktu: onların meskun edildiği yerler Türkmenlerle aynı dağlardı.

Hal bu ki, Abbasiler, Emeviler, Fatımilerin, Büyük Selçukludan sonra da zorunlu olarak bazı Anadolu Selçuklu beyliklerinin anladığı gibi “Haçlılık”, askeri değil ama manevi kaynağı itibariyle basit bir mesele değildi (Emeviler ise sorunu şu şekilde çözmeyi denedi: madem Haçlılar bize geliyor, o zaman biz de onlara gidelim diyerek eşsiz Endülüs deneyimini yaşadılar, yaşattılar). Haç yorumları etrafında gelişen şövalyevari manastır fikriyatı, çoğu zaman heretik karakterde olup Moğol ve zapt edilemeyen Türk göçmen sorunundan daha derin bir takım ayrımları içeriyor ve Şam’ın, Bağdat’ın içinden çıkamadığı, uykuda bırakılan Kudüs’de de uyanmasından çekinilen batınî bazı fikirleri besliyordu. Bu ise, Bizanslıların kibri için sevimsiz ve barbarca, Türkler için İstanbul’u alıp Üçüncü Roma yapamadan gerisin geriye evlerine dönmek, Araplar için ise dinin sonu gibi bir şeydi. Ama işin aslı bu değildi. Ve asl’olanın kıyısında kalınca tarih anlaşılmıyor.

Peki bu fikirler neydi, nereden kaynaklanıyor ve nerede uyandırılıyordu? İznik ve neredeyse çağdaşı Muhammed bunların önünü neden tam olarak alamamış, köklerini kurutamamıştı? Bu okumayı Osmanlı ülemasının yapabilmesi çok zordu; ama Arap ve bir ölçüde de Farisi bunlar içinde kavrulmuş oldukları için bu konularda uyanıktılar. Esasen bütün Anadolu, bütün Balkanlar, Hazer, Farslar tarafından medeniyete dahil edilmiş Horasan Türk ülemalar, Slavlar, Alman köylüleri, Endülüs bile bir bakıma bu konularda uyanıktı: Araplarda ve Türklerde, özellikle Horasan’da Felsefe, Bilim, Batıda ise Şiir, Şövalye edebiyatı canlıydı. Bunlar daha sonra “fuzuli” olarak görülmese de kelam altına gizlenecekti. Osmanlı iyi askerdi belki ama dilini ve gönlünü Arabi ve Farisi’ye kaptırmıştı. Farabi, İbn-Rüşt uyanışları olmasa Yunanî ilimler iyice halı altına süpürülecekti.

Roma’nın yıkıldıktan ve heterojen ve egzotik fikirlerle dolu bir coğrafyada son mesihciliğin İsevi zaferi yayıldıktan sonra X. yüzyıl mesiyanizmi hala canlıydı. Tarihe İskender’in boşa kılıç sallamasından sonra yön verecek bir kılıç artık manevi olmalıydı: İskender, sadece halkların kolayca fethedilebilirliğini göstermiş ama henüz ne Roma eklektik sentezini ne de başka bir birliği sağlayamamış: liberal olma dışında, Roma’ya devredeceği bu ilke dışında, en fazladan Aristocu gramer ve kategoriyal ayrımların ihsan ettiği bir adalet duygusu ve hukuk dışında, formel olma veya formel kalma dışında, halkların phusis’ten kaynaklı taleplerine gene bu halkların yanıt bulmasını beklemek dışında önerebileceği, önerse de kabul görebilecek bir şeyi yoktu.

İşte halklar aslında kendi kendilerini beklemekteydiler…

Manastırlar, münzeviler, keşişler, Helen Stoa ekollerinden sonra bunun için vardılar: derin iç görüler, rüyalar ve manevi merhaleleri kat ederek alınan uzun yollar dışında, hastalıktan, korsanlık ve eşkıyalıktan zarar görüp öldürülmek dışında ortada talan edilecek zenginlik de kalmamış gibiydi: bekleme için güzel günlerdi, bu da bol yün, süt, taze et, sebze veriyordu…Peki bunların vergisini kim toplayacaktı, eşkıyadan halkları kim koruyacaktı. Osmanlı, Mesihsel düşlere aldırmadan yerleşik topraklarda kaymakamlık ve valilikler, ileri karakollar tesis etmeyle buralarda hâkim oluverdi. İşte bizim formel ve “molar” iktidar dediğimiz şey de budur, ve Roma’nın son dönemlerinde icat edilmiştir. Osmanlı da bu konsepti aldı ve uygulamaya koydu. Oysa Horasan, Artuklu başka modeller deniyordu… Hepsi Afgan cehenneminde yok oldular, resimleri, minyatürleri, Harezm stilleri bile gizli gizli taklit edilmekle yetinildi…

Oysa Roma kendi dinini revize etme pahasına bile kendi hinterlandını ve bunun askeri, mali kazançlarını sürdürebilmeyi başaramamıştı. Dini revizyon- liberalliğin pagan –çok tanrılı bir dinin- kanadının bu çok tehlikeli açılımı bazı gizemci eköllerin pratiklerinin hızla yayılmasına yol açmıştı: Museviliğin yekpare olmayan tekelini İsevilik kırmış ve hızla dünya dini olma yolunda dünyayı hellenistik-latin eksen etrafında birleştiriyordu.

Hristiyanlık Orta Doğu’da doğsa bile hızla Anadolu’da şekillenmiş, adeta bir ilaç gibi gelmiş, oradan da bütün Latinceye benzer bir şey konuşulan halkların görsel ve içtimai grameri haline getirilmişti. Mesihsel tutkular ancak bu yolla bir müddet dizginlenebilirdi: Makro kozmoz ile Mikro kozmoz tinsel bir evlilikle evlendirilip “Oğul dini” inşa edilmişti: Teorik İznik çözümü buydu. Gerisi ise Yahudilere bırakılması gereken ayrıntılardı: İslam bu boşluğu anladı, İsevi alegoriyi Yahudilerin peygamberlerine yeniden sahip çıkarak parçaladı (bunu yüzyıllar sonra aynı yolla değil belki ama, bu kez matbaa makinesini kullanarak Reform ve Protestanlık yapacaktı). İman (kadim olan, İbrahim’inki) yeniden tesis edilmiş, ama artık formel olmadığı için elde bir “iyi ahlak” ve “medeni kanun” olan şeriatle, çok fazla yerel uygulamalar (şeriat) içeren bir tektanrıcılıkla Roma-Hellen, hatta Slav coğrafyasında hakim olmak, evrensel din olmak çok zordu.

Bizans bile, Batı-Roma’dan koparak Doğu-Roma’yı kurma pahasına bir Doğu-Hristiyanlığı versiyonu geliştirmek zorunda kalmıştı. Halklar sanki kendi meşreplerine uygun bir din talep ediyor, en eksik oldukları yerden kamçılanmak istiyorlar; kamçıyı da önce komşu kabilenin yediğinden iyice emin olmak istiyorlardı. “Önce kendini kamçıla” fikri gerçek bir fikrî-ahlakî ilerleme için her sağlam tek-tanrıcılığın ve hatta evrensel olmaya aday Budizm’in bile üstün düsturu olmalıydı.

Tarihsel de olan ama tarihin basit bir ürünü olmayan diyalektik ikilemin unsurları kısaca şuydu: “Önce diğer halk denesin kamçıyı” ile “hayır sen kendinde denemeden onu da kendisini kamçılama fikrine asla ikna edemezsin”. “Hayır” diyen antitez, tarihi hareketlendirdi, farizyanizm (Pharisianisme ve Philistinisme) sona erdi. Tanrı artık bedenden geçecekti: Gerek İsevi imanın beden bulma öğretisi yoluyla, gerek ise bireysel ahlakın bireye bırakılamayacak bedensel-tensel şeriatıyla (İslam)…

Beden, içsel çelişkilerinden arındırılmış şekilde alegorize edilen antik beden sanat tarihinden kapı dışarı edildi: kimse ideal bedenle ilgili değildi artık. Zira kendi bedeni ve ona reva göreceği işkence veya özen onları artık birinci derecede meşgul ediyordu. Zaten bereket figürleri dışında pagan dünyada da resmedilmeyen kadın bedeni, bu yeni ağır beden politikasında kadının elinden bir kez daha alındı, politika yapıcısı erkeğin gözetimine bırakıldı. Meryem ve Magdalena figürleri İsevilikte bu eksiği doldurmaya çalıştılar, ancak doğurganlık retoriği (kutlu doğum) kendi pagan sentezinde bunu zaten gerektiriyor veya öngörüyordu.

Ne iyi ki, ne İsevilik ne de İslam yekpare olamadı, fikir alışverişleri bereketli modellerin hızla ortaya çıkmasına ve aynı hızla da bastırılmalarına yol açtı. Kırbaç dışında da çözümler vardı, esas mesele kırbacı Mısır Firavunlarından beri resmedilegeldiği gibi hükümdarın elinden gerçekten alabilmek, kendi tinsel kırbacını içselleştirebilmekti: Bunca siyasi ve dinî savaşın asıl sebebi asla bu olamadı tabii, ama dolaylı sonucu hep bu oldu. Ne de çok hükümdar eskitti bunun için dünya…

KAYNAKÇA:


-“Thèmes et sujets bogomiles dans la littérature médiévale écrite et la tradition”, Moscou, Deka- VS, www.recherches-slaves.paris-sorbonne.fr/.../...
Revue: Slavica Occitania, chez Dany Savelli (24 rue de Bayard, 31000 TOULOUSE):

-“Bogomiles et Cathares” (N.16), Direction : Jean Breuillard, Professeur de Slavistique à l'Université de Paris-Sorbonne
ARTICLES

-Sava Andelkovic (Docteur en Slavistique, Université de Paris-Sorbonne)

"Le dualisme bogomile dans La Lumière du microcosme du prince-évêque et poète P.P.Njegos"

-Petar Anguelov (Professeur à l'Université Saint-Clément d'Okhride de Sofia)

"Les principes moraux des Bogomiles

-Jean Louis Biget (Professeur émérite, Ecole Normale Supérieure, Paris)

"Les bons hommes sont-ils fils des bogomiles ? Examen critique d'une idée reçue

-Edina Bozoky (Centre d'études supérieures de civilisation médiévale, Poitiers)

"Le "Livre secret" des cathares : un lien entre l'Orient et l'Occident

-Anne Brenon (Archiviste-paléographe, Directrice honoraire du Centre d'Etudes cathares, Carcassonne)

"Le sermon des hérétiques. Mode et pratique de la prédication cathare méridionale aux XIIIe et XIVe siècles d'après les archives inquisitoriales

-Philippe Carbonne (Professeur honoraire de l'Université de Toulouse Le Mirail)

"Joan Bodon (1920-1975) et les "Bolgres"

-Dimitrinka Dimitrova-MARINOVA (Département de littérature médiévale de l'Institut de littérature près l'Académie des sciences de Bulgarie)

"Thèmes et sujets bogomiles dans la littérature médiévale écrite et la tradition orale bulgares

-Théophanis Dracopoulos ( Institut de théologie orthodoxe, Genève)

"L'aspect ascétique du bogomolisme

-Jean Duvernoy (Historien)

"Les noms et la chose

-Ylva Hagman (Professeur à l'Université de Lunde, Suède)

"La cosmogonie de l’ Ecclesia Sclavoniæ et les controverses sur la Charte de Niquinta

-Pilar Jimenez Sanchez (Directrice du Centre d'Etudes cathares, Carcassonne)

"Le catharisme : une origine orientale à deux tendances?

-Hanifa Kapidžič-Osmanagič

"Mark Dizdar, poète hérétique

-Françoise Lesourd (Université de Lyon III)

"Le catharisme dans l'œuvre de Lev Karsavin

-Hélène Menegaldo (Université de Poitiers)

"Boris Poplavski, ou la tendance gnostique

-Annisava Miltenova (Professeur, directeur du Département de littérature médiévale de l'Institut de littérature près l'Académie des sciences de Bulgarie)

"Littérature apocryphe bogomile et pseudo-bogomile dans la Bulgarie médiévale

-Vesselin Panayotov : (Département de littérature médiévale de l'Université de Choumen)

"La vie de Pionios

-Sylvain Patri (Université Louis Lumière, Lyon II)

"Le nom de « Bogomilu »

-Jordan Plevnes (Ambassadeur de la République de Macédoine en France, auteur du scénario du film Le Livre secret [Interrogatio Ioannis] actuellement en cours de tournage près de Toulouse et en Macédoine)

"100 minutes pour 1000 ans, ou Voyage entre la copie et l'original. À propos du scénario du film Le Livre secret

-Julien Roche (Archiviste-paléographe, Conservateur de la Bibliothèque de l'I.U.F.M. de Lille)

"La Charte de Niquinta : un point sur la controverse

-Franjo Šanjek (Professeur à l'Université de Zagreb)

"Chrétiens bosniens : un amalgame de catharisme et de valdéisme

-Patrick Sériot (Profeseur à l’Université de Lausanne)

"Jamais l’Un sans l’Autre (Bref éloge du manichéisme)

-Paul-Louis Thomas (Professeur à l’Université de Paris IV)

"L’église médiévale de Bosnie était-elle dualiste?

-Georgi Vassilev (Sofia, Docteur en philosophie et en philologie)

"Idées et images dualistes dans l'œuvre de William Tyndale

-Francesco Zambon (Professeur à l'Université de Trente)

"La doctrine du monde supérieur chez Jean de Lugio et les “Albanais”

-Paul Castaing : "La formation du vocabulaire de l'architecture religieuse en Russie

-Hélène Menegaldo : "Les Russes à Berlin (1919-1937)

-Viviane Andrieu : "Bismarck et la question polonaise

-Michel Duc Goninaz : « En Pologne, c’est-à-dire nulle part ». Réflexions sur les origines de l’espéranto

-P. Caussat, D. Adamski et M. Crespon, "La langue, source de la nation. Messianismes séculiers en Europe centrale et orientale (du XVIIIe au XXe siècle)", Sprimont, Berlgique, 1996, par Roger Comtet

-J. Le Cann, J.-F. Le Cann, P. Combot et J. Huard, "Un Breton chez les Bolcheviks. Le carnet de Jacques Le Cann, de Logonna-Daoulas, à Moscou en 1917-1918, Montroules/Morlaix, 1993, par Sylvie Martin

-Olga Cadars : "Le fonds russe de la Bibliothèque de l’Université de Toulouse-Le Mirail

-Roger Comtet : "Vins d’Occitanie et tradition russe

-“Les innovations bogomiles et la proto-renaissance italienne”, The University Bishop Constantin of Preslaw, Shumen, Bulgaria, awarded Mr. Jean Duvernoy.
- “Bosna’da ve Balkanların farklı yerlerinde de rastlanılan hareket, Bogomile adlı bir Rus papazın kışkırtması ile X. yy. ikinci yarısında başlamıştır”. (www.insanveevren.wordpress.com)